Ruhum öyküde karar kıldı!

prednisolon kol

prednisolon kol
Milli Gazete

 

10 MART 2010

Bir garip âdem desem... Ben Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğdum. Üniversiteye kadarki eğitim hayatım orada geçti. 1999'da Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne girdim.

 

2003'te mezun oldum. İlk görev yerim Çorum oldu. Çorum'da, şimdiki adı Samanyolu Koleji olan Murathan Koleji'nde çok güzel dört yıl geçirdim. Zaten şehirler bizim için güzel kılan insanlar değil midir? Çok güzel arkadaşlar edindik, dostlar kazandık, sazına sohbetine hayran kaldığımız ağabeylerle tanıştık. O bakımdan zor oldu Çorum'dan ayrılmak. Sonrası, Yozgat. Şimdi Yozgat'ın Çekerek ilçesinde idareci olarak devam etmekteyim görevim. Dergâh, Hece Öykü, Yedi İklim, Fayrap, Yolcu, Bir Nokta, Edebiyat Ortamı gibi dergilerde yayınlandı, yayınlanıyor öykülerim. Dunyabizim.com ve edebistan.com sitelerinde kitap tanıtımları ve kültür-sanat yazıları yazmaktayım.

 

Öyküleri ve yazıları çeşitli dergilerde yayınlanan Yılmaz Yılmaz'ın öykü kitabı geçtiğimiz günlerde Okur Kitaplığı'ndan çıktı. Yılmaz Yılmaz'la kitabı Sâlik Yola Düşünce ve öykü üzerine konuştuk.

 

*  Öykünün diğer edebiyat türleriyle temel farkı ya da öyküyü sizin için özel kılan nedir?

Bilinçli bir tercih değil, kalem aktı mecrasını buldu desem yeridir. Üniversite yıllarında çok kitap okudum, halen okuyorum. Bu okumalar sanırım beni öykü türüne yakınlaştırdı. Bir de biraz önce söylediğim gibi yazma dürtüsü [sevk-i ilahi diyelim biz buna isterseniz] varsa eğer içinizde, zaten o dürtü ne yazacağınıza, nasıl yazacağınıza da karar veriyor. Şiir de yazdım. Şiir denmez ya neyse... Yani kendi yolunuzu bulana değin farklı türler denediğiniz olur. Ben de denedim. Öyküde karar kıldı ruhum. Bir de öykü -mesela romana nazaran- daha karmaşık bir tür... Yani romanda vakit vardır, anlatırsınız. Söylersiniz söyleyeceğinizi roman aracılığı ile. Okur da bir romana başladığı için bilir ki romancının derdi uzun uzun dertleşmektir okurla. Öyküde sözü kısa yoldan söylemeniz gerekiyor ama sözün kıymetini de düşürmeden.

*  İlk kitabınız 'Sâlik Yola Düşünce' bu ay içerisinde okurla buluştu. Özellikle bir 'ilk kitap' için çok anlamlı bir isim Sâlik Yola Düşünce. Kendinizi yola yeni çıkmış bir yolcu gibi mi görüyorsunuz? Öyküyle ilişkiniz bundan sonra nasıl yürüyecek?

Tabi, yola yeni girdik. Aslında her yeni günle beraber yola yeniden revan oluyoruz. Dünya, bir ayette geçtiği üzere bir oyun ve eğence yeridir, geçicidir. Yunus Emre'nin "konan göçer" ya da "dünya dedikleri bir gölgeliktir" dizeleri de bize bu hakikati ifade eder. Geldik, gidiyoruz. Her zaman yoldayız. Sâlik olmak [yolcu olmak] bu bakımdan üzerinden durulması gerekilen bir şey... Her gün yola düşüşümüz ya rızık peşinde koşmak için ya refahı ya da felahı bulmak için değil mi? Hepimiz "bir tatlı huzur almaya" gelmedik mi? Öyleyse yol ve yolculuk bizim kaderimizde var. Ezeli bir kavram, ebedi olduğu kadar... Yol, hazreti Âdem'le başladı, yolculuk da hakeza. Ömür oldukça, nefes aldıkça, kalem yazdıkça devam eder inşallah öyküyle bu ünsiyetimiz.

*  Öykü dışında da eleştiri yazıları kaleme alıyorsunuz. Bu tür yazılarınız öyküyle birlikte yürümeye devam edecek mi yoksa önceliği öyküye mi verdiniz? Eleştiri yazılarınızı da kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Eleştiri yazıları devam ediyor. Devam edecek inşallah. Zaten bizim kaleme aldıklarımız bir edebi tür olarak eleştirinin sınırları içerisinde değil. Daha çok tanıtım yazısı, değerlendirme ya da değini diyelim biz onlara. Öyküde eleştiri deyince

Ömer Lekesiz gibi bir ustanın yazdıklarını okumuş biri olarak yazdıklarıma eleştiri demem densizlik olur. Benim için öncelik her zaman öyküde... Bir eleştirmen arkadaşım, Ali Görkem Userin, şöyle bir ifade kullanmıştı: Kalemi sıcak tutmak lazım. Biz de kalemi sıcak tutmak için bazen kitaplar üzerine bazen filmler üzerine yazıyoruz; ama hepsi öyküyü beslemek için, arayı soğutmamak için tabii ki. Diğer yazılarımı, yani kitaplar ve sinema filmleri üzerine yazdıklarımı kitaplaştırmayı düşünmüyorum. Belki ilerde, kitaplar üzerine tuttuğum notları bir daha gözden geçirip geliştirerek -tabi öykü ve eleştiri konusunda ustam olan Ömer Lekesiz'in de oluru ile- iki kapak arasında toplayabiliriz.

Edebiyatın kalbi dergilerde atar

*  Öykü ve yazılarınız Dergâh, Hece Öykü, Edebiyat Ortamı gibi dergilerde yayınlanıyor. Bunun yanında internet edebiyat sitelerinde de eserlerinizi yayınlıyorsunuz. Ürünlerinizi internet ortamından paylaşmak bir avantaj mı, dezavantaj mı? Bu durum okuru tembelleştirmiyor mu?

Öyle düşünmüyorum. Her birinin okuru farklı zaten... Mesela dunyabizim.com nitelikli kültür-sanat haberleri ile ilgileniyor. Sitedeki kimi yazılar değme edebiyat dergilerinde bile yer almıyor. Bu bakımdan internette edebi yayıncılık noktasında çıtayı oldukça yukarıya taşımıştır dunyabizim.com. Yine edebistan.com on yıldır yayınına devam eden bir e-dergi. Editörleri edebiyatımızın usta isimlerinden oluşuyor. Şüphesiz edebiyatın kalbi dergilerde atar, iyi bir okurun internetle yetinip dergileri boşlaması da doğru değildir. Zaten nitelikli okur kâğıdın kokusuna, taravetine âşıktır. O bakımdan internet edebiyatı ne kadar büyürse büyüsün kitabın, derginin hülasa kâğıdın yerini tutmayacaktır.

*  Güçlü bir hikâye geleneğimiz var. Modern hikâyemiz de bu oranda güçlü mü sizce? Hikâyecilerimiz gelenekten ne kadar besleniyorlar? Edebiyat ortamını bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Modern hikâyemizin gelenekle ilişkisi en sağlam yazarı, Mustafa Kutlu'dur. Kutlu, sırtını geleneğe, kadim medeniyetimizin birikimine yaslayan usta bir hikâyecidir. Daha çok yetmişli yıllarda başlayan bir bireysel öykücülük akımı var bizde. Bireyin toplum içindeki yalnızlığını, çıkmazlarını, sıkıntılarını, bunalımlarını taşımaya başladı bu dönemde öykücüler yazdıklarına. Bu, bir bakıma ideolojik kamplaşmanı da ürünü diyebiliriz. Yani, öyküde -ve tabi diğer türlerde- siyasal söylemi öne çıkarmak çeşitli sorunlara yol açacağı için öykücüler biraz da zorunlu olarak bireye yöneldi diyebiliriz. Bu böyle devam edip günümüze kadar geldi zaten. Aslında her edebi ürün elbette ki bir noktada okuru da tatmin etmek için, ona seslenmek için yazıldığından bireyci olduğu kadar toplumcudur da. Mesela; Mustafa Kutlu edebiyattan taviz vermeden de topluma hitap edebilen, sırtını irfani mirasa dayayan hikâyeler yazılabileceğini göstermiştir. Rasim Özdenören bireycilerin yaptığı gibi bunalımlarla saplanıp kalmamış, insanın ontolojik boyutunu da yansıtan başarılı öyküler koymuştur ortaya.

*  Kendinizi akraba kabul ettiğiniz öykücüler var mı, kimler? (Vazgeçilmez öykücüleriniz var mı, kimler?)

Akraba değil de usta kabul ettiğim öykücüler var. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Füruzan, Sabahattin Ali, Nezihe Meriç, Abdullah Harmancı, Sadık Yalsızuçanlar, Cihan Aktaş, Sibel Eraslan, Ethem Baran, Ayfer Tunç, Hulki Aktunç, Adnan Özyalçıner, Hüseyin Su, Sezai Karakoç, Kamil Doruk, Kamil Yeşil, Recep Şükrü Güngör kitaplarını takip ettiğim usta öykücüler...

* Neler okuyorsunuz? Son günlerde okuduklarınız ya da başucu kitaplarınız?

Şu an Ümit Aktaş'ın Okur Kitaplığı'ndan çıkan yeni romanı Rüya, Haldun Taner'in Şişhaneye Yağmur Yağıyordu adlı öykü kitabını ve Ömer Lekesiz'in Ateşten Kelimeleri'ni okuyorum.

Ayrıntılı bilgi: www.okurkitapligi.com

Evvela okumak sonra sabretmek lazım

Öykü biraz kolay lokma gibi algılanıyor gençler tarafından. Ama işin içine girince hiç de öyle olmadığı anlaşılıyor. Öykücü adaylarına, bu işe heves edenlere tavsiyeleriniz var mı?

Yukarıda da değindiğim gibi öykü romana nazaran kısa, kısa olduğu için de daha rafine bir söyleyişi gerektiriyor. Romanın zorluğu onlarca olayı kurgulamaktır sadece. Öykü yazma yetisine sahip olamayan biri roman yazamaz zaten. Romancılarımıza şöyle bir bakın isterseniz, hemen hepsi öykü yazmıştır. Hatta kimi öykü ile başlamıştır yazı işine. Mesela son roman Aşk çok tutulan Elif Şafak'ı ele alalım. Elif Şafak edebiyata öykü ile adım atmıştır. Yazarın, yayınladığı ilk kitap Kem Gözlere Anadolu bir öykü kitabıdır. Ben de yolun başında bir öykücü olduğum için kendimi tavsiye makamında görmüyorum; ancak yazdığım öyküleri okuyan ve bana kimi tavsiyelerde bulunan eleştirmenlerin ve ustaların kulağa küpe edilecek işaret taşlarını paylaşabilirim: Evvela okumak lazım... Öykücülüğümüzün köşe taşı olan isimleri okuyup bitmek lazım, bu sizden önce öykü yazan yazarların hangi konulara eğildiğini, öykü evrenini tanımak adına önemli...

Sonra, az da olsa düzenli bir şekilde yazmak lazım, kalemi sıcak tutmak için gereklidir bu. Her gün alınacak kısa notlarla yazıya aşina kılmak lazım kendimizi. Ve illaki sabretmek... Yazdığınız bir öyküyü hemen bir dergide yayınlatmak da yanlış olur. Üzerinden geçmek, düzeltmeleri yapmak, bir iki kişiye okutup fikrini almak iyi olur. Önce ufak dergilere gönderilebilir öyküler, bir yandan da sıkı öyküleri de büyük dergilere gönderip eleştiri almak lazım. Son olarak; belki de en önemlisi beklentiye girmemek, karşılık beklememek... Öykücü, zaten yazarak var olduğuna dair bir işarette bulunan kişidir. Derdi olan kişidir. Öykücü derdini, meselesini insanlara ulaştırmak için yazar. Yazdığı da ortadadır. Neden okunmuyorum, neden beni anlamıyorlar diyerek ah vah etmenin öyküye de öykücüye de bit getirisi yoktur, vesselam.  Tüm bunların yanında öykü ustalarının kitaplarını okumak, bitirmek lazım... Zaten ben de bu tavsiyeleri bana veren ustaların izinde olmaya çalışıyorum. Yoksa tavsiye makamında değilim.

Anadolu'da öğretmenlik yapıyorsunuz. Bu durum öykülerinizi etkiliyor mu?

Etkiliyor ama olumlu yönde etkiliyor. Burada, yani Çekerek'te, insanın düşünmeye daha çok vakti oluyor. Aslında iş yoğunluğumuz yine aynı; ancak şehrin hızlı bir hayatı yok, sakin. Bu da insanı daha dingin kılıyor. Kalabalık caddelerden, gürültülü çarşılardan uzağız burada. Şehrin sesini, gürültüsünü dinleyeceğimize kendi sesimizi dinliyoruz. Bu da büyük bir avantaj tabi...

 

http://www.milligazete.com.tr/haber/ruhum-oykude-karar-kildi-155546.htm