ALİ EMRE İLE SÖYLEŞİ

Edebistan

 

Şair Ali Emre ile Okur Kitaplığı’ndan Çıkan Yeni Şiir Kitabı “Yeryüzüne Dağılan” Hakkında Konuştuk.

1 ARALIK 2012

 

MÜZEYYEN ÇELİK | Edebistan Söyleşileri

 

 

Şiir kitabınız üç bölümden oluşuyor. Okumaya başladığımda şiirlerin bir süre sonra bireyselleşmeye doğru gideceğini düşünüyordum ama karşıma ciddi bir duyarlılıkla ele alınmış kanayan yaralarımız çıktı. Ali Emre hep meseleleri olan ve onlara kayıtsız kalamayan bir şair mi? Herkesin ontolojik sorunlarla boğuştuğu ve bunun popüler olduğu bir çağda neden meseleler?

- Bir derdi, meselesi, çabası, kavgası olmayan insanı kim ne etsin? Böcek gibi yaşamak, asla yüceltilemeyecek bir tercihtir. Ben inançlarım, düşüncelerim, hayata bakışım itibariyle öteden beri insanlığın yaşadıklarına bigâne kalmamaya çalışan biriyim. Gündelik hayatımda da zihnim, yüreğim hep bunlarla iç içedir sonuçta. Diğer edebi türler gibi şiir de son çözümlemede şairinin bakış, algılayış ve yaşayışından izler taşır. Sonuçta o da insani bir eylemdir. Bu kitapta, “meselelerimizin, kanayan yaralarımızın” biraz daha öne çıktığını, merkezî bir yer edindiği de doğru bir tespit. İyiliğe arka çıkmak; zulme, kıyıma, haksızlığa, zorbalığa karşı durmak kim olursak olalım bizim en temel insani ödevlerimizden olmalı zaten. Şiir de bu eksende bir anlama ve tanıklık eylemiyle birlikte bir “şahitlik bilinci” ve “inşirah açılımı” sağlıyor bana.

Kitaptaki ilk şiir “Kazadan Beladan Sakınır Gibi”de klasik bir biçim dikkatimizi çekiyor. Diğer şiirlerde de benzer biçimleri ve halk şiiri sesini hissediyoruz. Serbest gibi görünen ama geleneğe de biraz bağlı şiirler diyebilir miyiz? Ayrıca bu biçimleri tercih sebebiniz nedir?

- Evet. Koçaklamalardaki sesi andıran söyleyişlerin yanı sıra beyit birimiyle yazılmış şiirler var kitapta. Bunlar bir araç, bir imkân sonuçta. Anlatacaklarıma uygun düştükleri için kullanmışımdır onları. Form, biçim önemli olmakla birlikte temel öğe değildir. Bir gerekçesi, anlam evleği olan söz, kendine uygun bir biçim bulmakta zorlanmayacaktır. Bu bağlamda ben de edebiyat, sanat alanındaki insani birikime yabancı, mesafeli durmam. Sözün, anlamın üstünü kapatmamak, onları örtüp karartmamak kaydıyla geleneksel biçimleri de modern biçimleri de kullanırım. Önemli olan kabın içini neyle, nasıl, hangi yetkinlikte, nasıl bir vüs’atte doldurduğunuzdur zaten.

- “80’lerde İstanbul’da” şiiri hem panoramik hem de öyküsel anlamda bize dönemi özetliyor. Seksenler birçok insanda nostalji sizde daha çok acı bırakmış gibi. Aslında ilk gençlik çağlarınıza tekabül ediyor ve belli ki dönemin sorunları yine sizi teğet geçmemiş. Seksenlerde güzel şeyler de oldu mu hatırınızda kalan?

- “Yeryüzüne Dağılan”; seksenlerin, doksanların, iki binlerin tümünden izler taşıyan şiirler içeriyor. “80’lerde İstanbul’da” şiiri ise ağırlıklı olarak bunların ilkine yoğunlaşan, hem ilgili döneme hem de benim ilk gençlik yıllarıma retrospektif bir bakışla ışıklar düşüren bir şiir. Benim de severek yazdığım ve okuduğum bir şiir bu. Bugünümü biçimlendiren olayların, tercihlerin, kararların, yönelişlerin neredeyse hepsi orada, o yıllarda saklı. Aynı zamanda önemli toplumsal olayların, altüst oluşların yaşandığı bir dönem 80’ler. Şiir de birbiriyle kesişen bu iki düzlemde akıyor zaten. Bir tarafta darbe atmosferi var. Kenan Evren var, acılar var, işkenceler ve mahpusluklar var. Herkesin bir parça etkilendiği Ahmet Kaya var. Çernobil var. Turgut Özal var. Waldo kitabını yeni yayımlayan İsmet Özel var. “Turgut Nereden Koşuyor” adlı sıradan kitabıyla büyük bir gürültü koparan Emin Çölaşan var. Suların üç günde bir akması var. Öğrenci yurtları ve evleri var. Edip Cansever’in, Cahit Zarifoğlu’nun vefatı var. Korkuyu ve mahcupluğu üstünden atmaya çalışan ideolojik silkinmeler var. İnsanı boğan bir üniversite müfredatı var. Bunlar, genel atmosferden kesitler. Benim için de yeni, farklı bir hayat var elbette. Taşradan gelip büyük şehirde tutunmaya, okumaya çalışan bir gençsiniz. Yeni birçok olguya, görüntüye, ilişki biçimine çarpa çarpa, yeni birçok sıkıntıyla çarpışa çarpışa büyüyorsunuz. Gurbettesiniz, yoksulsunuz, okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorundasınız. Çok heyecanlı, istekli ve meraklı fakat aynı zamanda utangaç ve yalnızsınız. Taşrada ağır ağır akan ve değişime henüz büyük ölçüde direnen hayatın İstanbul’da ne kadar hızlı ve acımasız aktığına tanık oluyorsunuz. Okuyor ve tartışıyorsunuz. Düşünceleriniz değişiyor. Eylemlere katılıyorsunuz. Coplanıyorsunuz. Takip edildiğinizi düşünüyorsunuz. Böyle ilginç bir zaman dilimi yani. Güzel şeyler de yaşadım elbette o yıllarda. Her şeye rağmen İstanbul’u sevdim. Farklı insanlarla tanıştım. Fakat acı ve hüzün daima galip geldi bende. Şiir eşliğinde geriye dönüp baktığımda bunlarla buluşmam doğal elbette.

- “Kanamalı Gazel” Turgut Uyar’dan esinlenilmiş. Turgut Uyar Ali Emre’de nasıl ve nerede duruyor?

- Turgut Uyar, Türkçe şiirde büyük bir yükselti kuşkusuz. Beğenmediğim, sevmediğim, yakıştıramadığım bir sürü yönü de vardır fakat şiiri her halükârda bereketli ve besleyicidir. Sezai Karakoç gibi, Cahid Zarifoğlu gibi, İsmet Özel gibi. Bu isimler günümüz şiirini etkilemeye devam ediyor zaten. “Kanamalı Gazel”, Uyar şiirinin bende nasıl ve hangi yönde karşılık bulduğunun da bir göstergesidir.

Şiirlerin geneline baktığımızda modernle geleneksel iç içe. “Milenyum” ile “Aşkar” aynı cümlenin içinde geçebiliyor örneğin. Bir sentez mi amaçladınız yoksa gelenekten kopmak istemiyor musunuz?

- Bu; şiirin gerçekliğiyle, uzamıyla, coğrafyasıyla ilgili bir durum sanırım. Bir saat gibi içinde yaşanan zamanı, aynı zamanda bir pusula gibi gidilecek yeri, yönü, gelecek zamanı işaret eden şiirin gelenekten, tarihten, insanlık deneyimlerinden tümüyle kopması da mümkün değil. Üstelik ben tarihe büyük bir ilgi duyan biriyim küçüklüğümden beri. Kaçış da arayış da, bağlılık da hesaplaşma da tarihsel bir düzlem arar kendine zaten. Şair dağılmış, kendi yerini ve gücünü yitirmiş bilgi ve duyumsamalar arasında insani duyarlığı yeniden birleştirir, toparlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Şiir biraz da bu durumun, insanla ilgili bu çok yönlü, bu karmaşık ve değer aşılayıcı “oluş”un serencamıdır, didişmesidir, erincidir. Acımasızca geçip giden zaman ile çok güçlü bir istekle gelmesi beklenen, arzulanan arasında kalan insanın yaralı, yarılmış da olsa bir anlatım yolu, bir dil bulma ihtiyacıyla bir bağlantısı vardır şiirin. Kökü yerde, dalları gökte bir söz ağacı; yeryüzü konukluğumuzun bütün tortusunu yedeğine alarak zamanın dibinden gülümsüyor bize hâlâ.

Bu şiirleri okuyanların en azından bazı kişi ve kavramları bilmediğini varsayarsak ciddi bir merak duyacaklarını düşünüyorum. Örneğin genç arkadaşlar bir ansiklopedi olmasa da Google’a bir Nurettin Zengi, İbn-i Hazm, Godiva yazarlar mı? Yoksa okuyup geçerler mi? Ümitli misiniz genç okuyuculardan?

- Aklı başında her şair okuyucusunu kutsamaktan da küçümsemekten de uzak durur. Hepimiz bir gün yazdıklarımızın ucundan kıyısından birilerinin tutacağı umudunu da taşıyarak yazıyoruz. Üstelik ben, bütün eksiklerine, yetersizliklerine rağmen günümüz şiirinin oldukça canlı, gürültülü ve direngen olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın, sanatın, kültürün, düşüncenin bütün dünyada maruz kaldığı gerilemeye bakarak umutsuzluğa düşmemek lazım. Edebiyatın geneli için de söylenebilir belki ama ben özellikle şiirin kendisini kuşatan koşulların, kendisine ayrılan imkânların, kendisine layık görülen “çap”ın ötesinde bir işlevi olduğuna inanıyorum. Sayıları az olmakla birlikte duyarlığı da birikimi de yüksek gençler olduğunu biliyor ve görüyorum. “Hiçbir tasmayı sevmeyen” gençler, surda gedikler açmaya bundan sonra da devam edeceklerdir. Kimi zaman sevinç, kimi zaman acı eşlik etse de kendisine, “insan tükenmez” gerçekliğinin bilincinde olarak, uzanıp her sabah bu gürbüz insan ağacının yanaklarından öpmeyi asla ihmal etmemeli şair.

-  “Bıraktığın Yerden” şiirini temel alırsak insanlara “Biz birçok şey kaybettik hâlâ da kaybediyoruz; bak ne idik ne olduk!” diye sesleniyorsunuz. Şiir kaybettiklerimiz hakkında ne yapabilir?

- Şiir işaret eder, gösterir, dikkat çeker, eşlik eder. Onun ötesinde bir şey yapamaz. Hayat, edebiyattan daima daha üstün ve önemlidir. Şiir bize “neyi kaybettiğimizi” hatırlatabilir, yitiklerimizi gösterebilir. Arama ve bulma çabamızı güzelleştirebilir. Fakat hayatı kararlı ve inançlı insanlar kurup değiştirebilir. Benim şiirim de geçmişin, tarihin avlularında epeyce dolaşır fakat oraya saplanıp kalmaz. Oradan güç alırız, orada başarılabilenleri görürüz. Umutlanırız. Yekiniriz. Silkiniriz. Fakat yüzümüz hep hayata ve geleceğe dönüktür. Biz yaşadığımız zamana da tarihe de hayata da kendi gerçekliğimize de bütüncül bir anlayışla bakarız. Ders alırız, ye’se düşmeyiz, çözülmeyiz. Düştüğümüz yeri görür ve oradan sıçramaya çalışırız. Sınav bilinciyle hareket ederiz. Bu tutum sonuçta muhkem ve devrimci bir bilincin içimizde sımsıkı durmasıyla ilgilidir. En zor durumlarda bile özne merkezli düşünmeye çabalarız. Bu nedenle, kendini zehirleyen, ısırgan otları gibi dilimizi, dimağımızı dalayan her şey bizden uzak durmalıdır.

- “Oturma Grupları” şiirinde ülkemizden dünyaya açılıyorsunuz.  Samimiyet eksikliğine bir eleştiri sezdim şiirde. Dışarıdan her şeye duyarlı gibi görünen ama içi kof duyarlılıklar sizi neden rahatsız ediyor? Pekâlâ, size ne diyebilirler?

- Evindeki mobilyalara, “oturma grupları”na taparcasına bağlanan insanlarla “oturma eylemi” yapan insanlar bir aradadır o şiirde. Yemekhane, yatakhane, abdesthane arasında bir hortum gibi yaşayan insanlar bilerek ya da bilmeden zulme, zorbalığa, ahlaksızlığa, kötülüğe güç katan yahut bunları bizzat gerçekleştiren kişilerdir. Ben bir insan ve şair olarak bir inancın, dünya görüşünün tarafıyım ve bu beni aynı zamanda eleştirel düşünmeye, tavır almaya hatta bir savaşım vermeye yönlendiriyor elbette.

- “Ganimete Giriş”,  İslam tarihinin yaralarına gidiyor. Hepsinin yükü şairin omuzlarında mı? Uhud mağlubiyetine hâlâ üzgün mü Ali Emre?

- Biz o tarihin de sonuçta bir parçası, bir tarafı, iyi kötü bir aktörüyüz. Bugünden bakınca da böyle bu. O evren içinde konumlanarak hâlâ sevinmeye ve üzülmeye devam ediyoruz. Bize hâlâ anlam ve değer katan, bize bir kimlik ve kişilik kazandıran organik, canlı süreç bu. Ganimetçilik yapan, fırsat düşkünü, mülkiyete tapan, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayan, yetimi ve öksüzü itip kakan, hakkın ve adaletin tanıklığını önemsemeyen, yoksulu doyurmaya önayak olmayan, komşusu açken kendisi tok yatan, çocuklarımızın diri diri gömülmesine ses çıkarmayan anlayışlardan ve kişilerden de uzak durmalıyız. Söz gelimi “inşaat ya resulallah” anlayışla özetlenebilecek düşkün ve kirli yaklaşımlar da “ganimetçiliğin” günümüzdeki yansımaları olarak yorumlanabilir. Sorumluluk bilinciyle yola çıkan şiirin mahalledeki yaralara, yozlaşmalara gözlerini yumması beklenmemelidir.

- “Genç İşi” şiirinde hem yazgıya hem iradeye inanan adam diyorsunuz? Bu ikilemler de şiir yazdırıyor mu size?

- Söz konusu şiirdeki adam, ikilemi aşmış, yazgı ve iradeyi barıştırmış biridir. Fakat ferdi ve toplumsal ikilemler, düşüş kalkışlar, çırpınmalar şiirin de çıngılandığı alanlardır. Birçok şiirin enerji kaynakları arasında bu çok yönlü gerilimin, bu çatışma ve yarılmanın etkisi görülür. Şairin şarkısı hiç bitmez bu yüzden. Yara kapanmaz. Merhem bulunmaz. Üşüme geçmez. Çırpınırken de, yenilirken de, kazanırken de ne çok yol veriyoruz şiire. “Mutluyum, çünkü beynim yok!” diyemeyenlerin harcı biraz da şiir.

Kırk yaş vurgusu ve bir üzgünlük dikkatimi çeken bir diğer konu oldu. Yaşlanmak demeyelim de büyümek sizde ne ifade ediyor? Ali Emre büyüyor mu? Büyüdükçe dünya nasıl görünüyor?

- Bu kitaptaki şiirlerin neredeyse tamamı, kırkı geçtikten sonra yazdığım şiirler. Bir insan hayatı için kuşkusuz önemli bir dönemeç bu. Bunu bazen ben de düşünüyorum. Belki bu soruları başkalarına, yanımızdaki, çevremizdeki kişilere sormak lazım. Büyüdükçe, yaşlandıkça dünyanın daha fazla değiştiğini, başkalaştığını, bizden çalmaya başladığını görüyoruz belki. Bu bir taraftan bir dinginlik, teslimiyet, güngörmüşlük hissi veriyor. Bir taraftan da öfkemizi, direncimizi, kavgamızı bilemeye yönlendiriyor bizi. Belki artık “tutulamayanlar”dan olmak için biraz geç ama hiç değilse “tutunamayanlar”dan olmamak için uğraşıyor insan.

-  “Acıyla Sınanan” şiirindeki “yola düşen bismillah” bir hicretin habercisi mi? Ali Emre nereye gitmek istiyor ve nasıl bir gidişle gitmek istiyor?

ALİ EMRE: Murdar baltalı Kabillerle dolu hâlâ dünya. Birçok bölgede insanlar onlara direnmeye başlıyor yeniden. Biz de direneceğiz. Kötülükten, zulümden, pislikten hicret edeceğiz. Durmak bunamaktır çünkü. Teslim olmaktır. Kanaralaşmaktır. En iğrenç yenilgi biçimi de gönüllü köleliktir. Ölüm bize değene kadar koşturacağız, konuşacağız, yazacağız, tanıklık edeceğiz, iyiliğe arka çıkacak ve kötülüğe direneceğiz. “Bismillah boylu çocuklar”ın elinden tutmaya, kendi sesimizle kendi şarkımızı söylemeye devam edeceğiz. “Yeryüzüne Dağılan” umudun, bilincin, sevincin yoldaşı olacağız.

 

http://www.edebistan.com/index.php/muzeyyencelik/ali-emre-ile-soylesi/2012/12/