"BİZİM KUŞAĞIN ÖYKÜSÜ"

zestril

zestril arvidsoderholm.com

where can you buy the abortion pill

cytotec abortion pill buy online go
Özgün İrade Dergisi

 

 Yazarımız Davut Özgül ve kitabı Bir insan Biriktirdim kitabı üzerine Özgün İrade dergisinde yayınlanan bir değerlendirme;


Erdal Bayraktar
1 Ocak 2013

Kitabı okuyup masaya koyduğumda, sevgili Davut, kendini değil beni, bizi, bizim kuşağı yazmışsın, dedim. 60’lı yıllardan bu güne Anadolu insanının dramını, trajedisini, komedisini dillendirmişsin o içten, samimi, konuşma ve sohbet üslubunla.
Evet, “Bir İnsan Biriktirdim” isimli Davut Özgül’ün otobiyografisinden bahsediyorum. İlk önce şuradan başlayalım: Otobiyografi yazmak her yiğidin kârı değildir; cesaret ister, dürüstlük ister, samimiyet ister. Çünkü neşteri herkesin gözü önünde kendine, yaşadıklarına, yaşadıklarına şahit olanlara sallamak kolay yapılası bir iş değildir. Zaaflarınla, meziyetlerinle günışığında orta yerde arz-ı endam etmek demektir biyografi yazmak. İlk önce bu cesareti kutlamak gerekiyor. 
Yazar’ın deyişiyle:”Ne var ki, hatıraları önemli kılan unsur, sadece dil ile anlatım değil, belki daha çok yaşayan kişi ile yaşanan olayın toplumsal hafızamızdaki karşılığıdır.”

Biyografilerin dili rahat olmasıyla bilinir. Yazar da “Kitapta kullandığım dil daha çok konuşma dili olarak da ifade edilebilir. Rahat yazmaya, içtenlikle yazmaya gayret ettim. Kendimi kasmadım yani” diyerek başta söylediği iddiasını, kitabın sonuna kadar hakkıyla yerine getirerek ispatlamış.

Sevgili Davut’la biz aynı kuşaktanız. İkimiz de sosyo-kültürel olarak “taşra”danız. Davut’la ilk tanışıklığımız kendisinin de sitayişle bahsettiği Mersin Atlılar Sadiye Köyü’nde olmuştu. Yine kitapta bahsedildiği gibi Mersin Fatih Kitapevi Çevresi’nin düzenlemiş olduğu bir pikniğe sevgili ağabeyim, dostum İhsan Eliaçık’la davetli olarak Kayseri’den katılmıştık. Gerçekten kitapta bahsedildiği gibi Sadiye Köyü çok orijinal bir yer. Mersin’de sıcaktan yanarken köyde soğuktan üzerimize battaniye almak zorunda kalmıştık. 

Başta da söylediğimiz gibi yazarımız taşralı; Şanlıurfa’nın Bozova ilçesinin Hacılar Köyü’nden.”Yıl 1966.Ben doğmuşum. Sonradan tutulan nüfus kayıtları böyle diyor. Doğu’da çoğu zaman doğan çocuklar toplu olarak yazdırılırdı. Anama kalsa ben bir yaş daha küçükmüşüm. Eve neşe gelmiş benimle. Evin ilk erkek çocuğu. Doğu’nun, Doğulunun beklediği benmişim nedense. Üzerimde uzun sarı bir fistanla sıpaların peşinden koştuğum günleri hatırlıyorum. Elimizdebir kuru nan (ekmek) ve bir de yeşilinden bir soğan varsa daha ne isterdik ki? Çocukluğum mavi gök altında geçip gitti.Ümmi büyüdüm adeta.Kirlenmedim yani. Elektrik yoktu köyümüzde. Radyo, TV, vb hiçbir iletişim aracının olmadığı bir aile ortamında…”

Kitaptan alınan bu alıntı yazarı, yazarın yaşadığı dönemi ve bizim kuşağı anlama açısından çok önemlidir. O günkü sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve siyasi durum anlaşılmadan bu günü anlamak zorlaşır. 80-90 kuşağı İslamcıları bu vasattan geldiler ve bu zemine basarak oluşturdular kimliklerini, kişiliklerini ve zihin dünyalarını. Yazarın ileriki sahifelerde tartışacağı ve üç talakla boşanmak istediği İslamcılık tartışmalarını bu dünya bilinmeden anlamak zorlaşır. Bu konuyu tartışırken kıyılar, vadiler, dağlar metaforları üzerinden bu konuları tartışan bizim kuşağın yazarlarından Ahmet Özcan’ı hatırlayalım ve selam gönderelim.

Hayat hikayesi böyle bir ortamda başlayan yazar, “Gas (Gaze) Mahallesinde bulunan okula başladım.Elimde çalı çırpı ve tezeklerle okula gittiğimiz o günler güzel günlerdi doğrusu. Amerika’dan getirilen süt tozunun ikramı, beraberinde verilen lastik gibi sünen o ekmeği de unutmam mümkün değil.Öğretmenimizin biz Kürt çocuklarına Türkçe öğretmek için çırpınışını bugün bile takdirle anıyorum. “Ateş, ar’e; değnek, dar’e; yılan, Ma’r’e.. “ tekerlemeleri hala kulaklarımda.Devlet babanın dilini öğrenmek için ne çok zorlanıyorduk” ifadeleriyle eğitim hayatına hangi ortamda başladığını anlatır bize.Yazarın Urfa Hacılar Köyü serüveni kan davası yüzünden burada noktalanır. 

Türkiye toplumunun siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, eğitim hayatı hakkında verilen bu bilgiler, bu günü ve geleceğimizi konuşma adına önemli anekdotlardır. Türkiye toplumu hala tarihsel bagajlarıyla birlikte yaşıyor ama bu bagajı önümüze alıp dökümünü yapamıyoruz. Hangisini atıp, hangilerini alıp yolumuza devam edeceğiz hala karar verebilmiş değiliz. Eğitim, göç olgusu, şehirleşme, Kürt sorunu gibi sorunlarımız hala avucumuzda bir kor olarak bizimle yaşamaya devam ediyor.
Yazarımız bu şekilde başladığı eğitim hayatının ilköğretim bölümünü bitirerek imam hatip okuluna kaydolur ve bu günkü “mesleği” olan imam- hatipliğin süreci başlar. Bu günlerde yeniden tartışılan imam hatip okulu ve imam hatiplilik tartışmalarına önemli katkılar sunuyor yaşadıkları. “ İki seçenek vardı önümüzde: düz olarak tabir edilen orta okul ile imam hatip okulu (İmam Hatip Lisesi).İkisinden birini benim adıma tercih etmeliydiler.Tercihimi babam yapacaktı kuşkusuz.Babamın tercihi kendi içinde bir ukde olarak kalan hocalıktı.Yani imamlıktı.”Mahalle baskısı” o sıra başlamıştı.”Cenaze mi yıkayacak?!” İmam Hatip Lisesi’ne gidenlere o yıllarda böyle bakılıyordu. Anam bana baktı, minicik “Sarı” oğlu ve cenazeler! Kabullenemedi, sesini yükseltti, yüzünü ekşitti. Ne yaptıysa olmadı. Aradan otuz beş yıl geçmesine rağmen, anam ikna olsun diye unutamadığım şu cümleyi söyledi yoksul babam: Hiçbir şey olamazsa bari imam olsun.”

Yazarımızın biriktirerek bu günlere getirdiği kimliği ve kişiliği imam hatip hayatıyla birlikte başka bir boyut kazanarak oluşmaya devam eder. İmam hatip ve imam hatiplilik Türkiye Müslümanlığı ve İslamcılığı açısından önemli bir kilometre taşıdır. Bu gün Türkiye’yi yöneten insanların icraatlarını, tutumlarını, reflekslerini anlamak için bu kavramı ve bu zihni yapıyı iyi tanımak gerekiyor.

İmam Hatip Lisesi yıllarının ve sonraki yıllarda oluşacak İslamcı hareketin fikri, siyasal ortamını anlamamız açısından şu satırlar önemlidir: “1981 yılında ilk kez İktibas dergisi ile tanıştım. Daha sonra bazı kitaplar okumaya başladım. Seyyid Kutup’u, Ali Şeriati’yi o yıllarda tanıdım. Okulda Hocalarımızın genel anlamda tavsiye ettiği kitaplar bu çerçevedeydi. O günlerde pek sorgulamadık ama tek yönlü bir okumanın doğru olmadığını şimdi anlıyoruz. Keşke o gün başka insanları da okuma şansımız olsaydı. Sağ ve Sol tabir elden dünyanın beslendiği kaynakları biz de okuyabilseydik. Çünkü o okumaları 20 sene sonra yapınca, buruk bir acıyla birlikte geç kalmışlığınızı hissediyorsunuz. Okulumuzda bulunan hocalarımızın büyük bir çoğunluğu o günün tek anlayışı olan MSP geleneği içinde düşünen insanlardı. Farklı düşünen neredeyse yok gibiydi. İran İnkılabı ve daha önce etkisini sürdüren İhvan-ı Müslimin hareketi de dikkate alındığında İmam Hatip okullarının neden bu damara yaslandığı daha iyi anlaşılıyor.”

Yazarımız İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduğu ilk yıl üniversiteyi kazanamaz; vekil öğretmenlik yapar ve sonra 1987 yılında yeterlilik sınavını vererek İmam- hatipliğe başlar ve İslamcılık macerası asıl bu dönemde derinleşerek devam eder. Yazarımız sonradan okumaya karar verdiği İlahiyat Fakültesi yıllarını “hayal kırıklığı” olarak adlandırır. 28 Şubat günlerine denk gelen o yıllarda 28 Şubat ideolojisinin dini ayağının temsilcileriyle yaşadıkları, o günü anlamak isteyenler için ilginç gelebilir.
Bir Kürt olan yazarımız için Yörüklerin merkezde olduğu Mersin ve Çerkezlerin mukim olduğu Atlılar Sadiye Köyü ilginç bir macera olmuş. Gerçekten şehirlerin insanların tarihi açısından önemli bir yeri vardır. Bazı şehirlerin sosyo-kültürel olarak baskın bir ruhu vardır ve bu ruh insanı ister istemez etkiler. Sevgili Davut’un hayatının Mersin bölümünde kişiler, mekanlar anlamında ortaklığımız çok fazla. Kitapta yazarımızın sitayişle can dostum dediği Dr.Hasan(Sarı), benim üniversite yılarından, Diyarbakır’dan tanıştığım -benim de içimden gelerek can dostum diyeceğim- Mersinli bir kardeşimiz. Hasan gerçekten neşe dolu, bulunduğu en gergin ortamda bile espri yapabilecek ve aynı zamanda şair ruhlu bir kardeşimiz.O dönem İslamcılığının bu güne taşıdığı en güzel meziyetlerinden biri bu güne kadar -her şeye rağmen- getirdiği vefa ve kadirşinaslıktır.

Yazarımızın kitabında “80 Kuşağının Bilinçlenme Süreci Veya Yaralanmış Bilinç Kuşağı” başlığı altında tartıştığı konuyu tartışarak yazımı sonlandırmaya çalışacağım. Bu bölüme, “Buraya kadar anlattıklarımı henüz anlatamadıklarımı anlaşılır kılacak olan bir süreci anlatmam gerekiyor. İran İslam İnkılabı sonrasında daha da hız kazanan bu sürece bir yönüyle “80 Kuşağı İslamcılığı” da diyebiliriz. Çok kısa ve ana hatlarıyla süreci, kendimi, kuşağımı tanımlamam; hal-i pür melalimizi anlatmam gerekiyor” diyerek başlıyor ve görüşlerini şöyle sonlandırıyor: “Türkiye İslamcıları, yani bizler, yani ben bu süreçte ciddi anlamda hatalar yaptık. Aradan geçen çeyrek asırlık bir zaman dilimine rağmen hala aklıselim ile düşünemiyor, yapacağımız her yeni şeyde eskinin sorgulanamayan ama mistifike edilen anlayışlarını önümüze set gibi koyuyorsak sorunun ciddiyeti ortada demektir. Bu sorunlu ve sıkıntılı anlayıştan iki değil üç talakla boşanmak gerekiyor.”

Baştan ilkesel olarak şunu söyleyeyim: Özeleştiri niyetiyle kalkıp sonu redd-i mirasa varan hiçbir fikri ameliyeyi ciddi bulmuyorum. Sevgili Davut’u bundan tenzih ediyorum; bu ifadelerden sonra da yaşantısı, gayretleri ve eleştirdiği eski dostlarına karşı olan vefası herkesin malumudur. Ama son zamanlarda bu anlayış moda oldu ve İslamcılığın, giderek Müslümanlığın bu ülkede bir imkan ve kurtuluş ümidi olmasını istemeyen kesimler, eskiden İslamcılığa şöyle veya böyle takılmış tıynetsizleri teşvik ederek bu dili popüler yapmaya çalışıyorlar. Kendisi İslamcılıktan rücu ederken, kendini meşrulaştırmak için İslam’ı her türlü “izm”e eklemleme süreci nazarımızda merduttur.

İslam’ın, Müslümanlığın, bütün sorunlarına rağmen “İslamcılığın” insanlığın ve ümmetin tek çıkış yolu olduğuna inanılmadan yapılan konuşmaların, yazmaların ve tartışmaların bizi sahil-i selamete çıkaracağına inanmıyorum. Bu ilk etapta kişinin kendine karşı saygısızlığıdır. İnanmadığını savunmak ve konuşmak son noktada bizi mugalataya götürür. Dışımızdan bize karşı yapılan eleştiriler, fıtrata uygun, vicdani arayışın bir sonucu, daha iyi bir dünya mümkünün acısıyla söylenmişse, namusluca dinler ve gereğini yaparız.

İslamcılık da, 80 Kuşağı İslamcılığı da tabi ki eleştirilmeli. İnsanın yapıp-eylediği her şey tartışmaya ve eleştiriye açık olmalıdır. Bir İslamcı olarak şuna inanırım: Müsademe-i efkardan Barika-i hakikat doğar. Kitapta geçen bir söz genelde Türkiye İslamcılığı’nı, özelde 80 Kuşağı İslamcılığı’nı nereden başlayarak tartışmamız gerektiği konusunda bize doğru bir yol açtığı kanısındayım: “Vusulsüzlüğümüz Usulsüzlüğümüzdendir.” Ben buna İslamcıların “temsil krizi” ni de ekliyorum.
Türkiye Müslümanlığının, İslamcılığının en büyük handikapı Usulsüz olmasıdır. Bunu daha gerilere de götürebiliriz ama ben bunu Cumhuriyetle başlatıyorum. Cumhuriyet rejiminin en başarılı olduğu alan bu halkı köklerinden uzaklaştırmak olmuştur. Harf inkılabı, medreselerin kapatılması, halkın doğal önderleri -bütün zaaflarına rağmen- olan alimlerin susturulması bu halkın imani, fikri, toplumsal kökleriyle bağlarını kesti attı. Sağlıklı toplumlar tarihsel sürekliliği takip eden toplumlardır. Ani toplumsal, kültürel kırılmalar şizofreni oluşturur. Bu süreç olumsuz anlamda katmerleşerek bu güne kadar geldi. Bu olay anlaşılmadan yapılacak bir İslamcılık tartışması eksik kalacaktır. Bu tesbit, tartışmayı doğru yerden başlatalım için yapılmıştır. Yoksa ben sorunların tesbiti ve çözümü için şu ilahi uyarıyı rehber edinmemiz gerektiğine inanırım:”Siz kendinize bakın kafirler topluluğu size zarar veremez.”

İslamcı kuşaklar temel kaynaklarla ve tarihsel birikimle, muhalif ve muarızlarıyla usulü bir şekilde tanışamadılar. Doğru bilgiye ulaşamayan salih amele ulaşılamaz düsturunca, bu durum kişiyi hataya açık hale getirir. Usulsüz bilgilenme, düşünme ve davranma bu günde –maalesef- devam etmektedir. Usulsüzlüğe bağlı diğer bir problem, bilgiye doğru ulaşmanın diğer bir imkanı olan “alim”in önderliğinden mahrumiyettir. Sünnet-i Nebevi bize, nübüvetten sonra önderliğin varisinin alimler olduğunu hatırlatır. Alim: Hesabını Allah’a ve Ümmet’e veren, taşıdığı ilmi ilk önce hayatında temsil eden insan demektir. Her zaman şuna inandım: İslami Hareket’in önderliğini entelektüel ve aydın yapamaz. Bizim kavramalarımıza vakıf olmayan, onları hayatında temsil etmeyen Müslümanlara önderlik yapamaz.

Ben bu soruna ikinci olarak ta “temsiliyet krizi”ni eklemiştim. 80 kuşağı Müslümanları maalesef iddialarını taşıyamadılar. Söyledikleriyle yaşadıkları arasındaki makas yaşları ilerledikçe iyice açıldı. Bu da beraberinde kimlik, kişilik krizlerine ve güven sorununa sebebiyet verdi. Beklenmedik zamanda yaşanılan devletle, rejimle işbirliği arayışları, beraberinde eklemlenme sürecini getirdi. Eklemlenme süreçlerinde dönüp kendilerine bakacaklarına, geçmişlerini tartışmaya ve suçlamaya başladılar ve suçu hesaplamadan katıldıkları “İslamcılığa” yıktılar. Şamar oğlanı icad ederek mevcut süreçlerini aklamaya çalıştılar. Bu durum resmen çamura yatmaktı. İslamcılar öyle bir kriz sorunu yaşadılar ki; gelinen noktayı aile bireyleri bile anlayamadı. “Mürci” İslamcılar İslamcılığı suçlamaya devam ededursunlar, onları tanıyanlar ve aileleri travmayı hala atlatabilmiş değiller.
Bu duruma yukarıda kısaca değindiğim sosyo-kültürel “taşra”lılığımızı da eklemeliyiz. Ama ben bu taşralılığımıza fazla söz söylemeye kıyamıyorum, çünkü o bizim hesapsız samimiyetimizdi.

İslamcılığı belli bir zamanın parantezine alarak konuşmanın bir problem, bir handikap olduğunu düşünüyorum. Bize göre İnsanlığın tarihi İslam’ın da tarihidir. Müslüman yeryüzüne Adem (a.s)’le birlikte gönderilen bir halifedir. Ontolojiyi böyle kurmadığımız zaman bundan neşet edecek epistemoloji ve siyasette sorunlu olacaktır. İslam’ın tarihi ne İhvan-ı Müslimin’le ne de İran İslam İnkılabı’yla başlar. Şu da bir gerçektir ki her insan zamanının çocuğudur; zamanından etkilenir, yaşadığı çağa ve yere karşı sorumludur. Evrensellik ve yerellik tartışmalarına biraz da böyle bakalım diye düşünüyorum. Ayağımızı bir yere basarak başlamak ve konuşmak fıtri ve reeldir. Bunu söylemeye ve tartışmaya gerek yok. Ama bastığımız zemini de dünyanın merkezi zannetmeyelim. Bastığımız yer ana yurdumuzun (yeryüzü) bir parçasıdır. Hepsine duyarlı olduğumuz gibi buraya da duyarlı oluruz, ilahi sünnet ve sünnet-i nebevi gereği sorumluluğumuzu ilk buradan başlatırız. Fikri anlamda Seyyid Kutup da bizimdir, Nurettin Topçu da, Fethi Gemuhluoğlu da, Kemal Tahir de, İmam Humeyni de, Aliya da, Roger Garaudy de.Tercüme-telif, evrensel-yerel gibi tartışmalarla bize verilmiş ömür imkanını çarçur etmeyelim ve işimize bakalım.

Davut Kardeşimiz birçok –kendince- faydalı, calib-dikkat tesbit ve eleştiriler yapıyor. Bunları tek tek sıralamak bu yazının imkanını zorlamak olur. Merak edenler zaten kitap sayfalarında bunları okuyacaktır.Ama alıntı olarak aldığımız bölümde, hatalar yaptığımızı söylüyor ve bu hataları konuşmak istediğimiz zaman, bu hataları telafi etmek için yeni şeyler teklif ettiğimizde, geçmiş önümüze mistifike edilerek engel haline getiriliyor tespiti yapıyor.Bu yapılıyorsa yanlıştır; ama İslamcılık üzerinden bunu söylüyorsa burada bir çelişki var gibime geliyor.Şöyle ki;genelde İslamcılığın bir eleştirisi de “gelenek”e karşı tutumundan yapılır.Modern İslamcılığın geleneği dikkate almadığı, geçmişi dikkate almayarak zamanı kendilerinden başlattığı, asrısaadetten kendi günlerine atlayarak zamanı başlattıkları söylenir.Eğer bu iddiayı doğru kabul edersek, İslamcıların geçmiş eleştirisini, özeleştiriyi reddetmeleri söz konusu olamaz, olmamalı diyorum.Osmanlı döneminde Modern İslamcılar’ la gelenekçiler tartışmasında da görülen bir ruh haliyle karşı karşıyayız gibime geliyor.Modern İslamcılar yenilik talep ettiklerinde gelenekçiler, siz gavurların oyununa geliyorsunuz, bu gidişle siz dinde reform da istersiniz suçlaması yapıyorlardı.Bu yenilgi psikolojisinin getirdiği aşırı hassasiyetten veya kötü örneklerden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.Bu bir sosyo-psikolojidir, anlamaya çalışmak gerekiyor.Bu konuyu tartışırken İran’dan bir örnek aklıma geldi.Mutahhari ile Ali Şeriati arasında Hüseyn-i İrşad çalışmalarında bir tartışma çıkar ve tartışma İmam Humeyni’ye kadar ulaşır.Mutahhari yanlısı çevre İmam’dan Şeriati aleyhinde, Şeriati’nin düşüncelerinin İslam’a, Şii anlayışına mugayir olduğuna dair görüş belirtmesini talep ederler. İmam bu tartışmalara katılmaz ve Şeriati’yi mahkum edecek bir görüş de belirtmez. Burada İmam’ın tavrını ben, ana ilkelere ve mücadele hattına zarar vermemek şartıyla her düşünceye, siz kabul etmeseniz de saygılı olun anlamında yorumluyorum. İşte farklı görüşlere nasıl bakılacağına dair çağdaş İslamcı bir tavır.Ha bu arada, Davut Kardeşimizin de yazılarında kendini yakın hissettiği çevrenin geçmişi eleştiri noktasında tokmağı kaçırdığı eleştirisi aldığını unutmayalım.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim; kitleselleşen, etrafında iktidar alanları oluşturan, kaybedecekleri olan, yani statükocu yapılar mevcudu ve geçmişi kutsayarak kendilerini özeleştiriye ve eleştiriye kapatırlar. Bu birey, kurum, devlet her şey için geçerli bir marazdır. Allah hepimizi korusun.

Hiçbir İslamcı geçmişini, tarihi ve geleneği mistifike ederek savunamaz. Ortak referans tarihimiz olan Asr-Saadet bile -edebince- tartışma konusu olabiliyor İslamcılar arasında. Ben gelenek tartışmasında İslamcılara biraz zulmedildiğini düşünüyorum. Bu Gelenek kavramından ne anladığımıza da bağlı olarak değişiyor. İslam neseb-i gayri sahih bir din değil ki gelenek düşmanlığı yapsın Müslüman. Peygamberimize bu suçlamayı yapınca muarızları, Rabbimiz, Kuran’ın diliyle Resul’ünün nesebinin Adem’le başladığını beyan eder. İslam insan soyunu bir bütün görür; ancak “atalar kültü”nü din edinenlere meydan okur. Gelenekten kasıt, zaman içerisinde oluşmuş akımlar, ekoller, meşrepler anlamında ise, bu oluşan yapıları yok saymak, görmemezlik anlamında söyleniyorsa, bu Müslüman’ın tarih anlayışına aykırıdır. Tarihte olanı müzakere etmek, eleştirmek ayrı, yok saymak ayrı bir şeydir. Ehem-mühim, siyak-sibak durumları baktığımız, durduğumuz yere göre değişebilir. Gelenek maruf, nebevi, fıtri bir miras olarak dışlanamaz; ama bir zaman ve bir şahıs bu değerlere mugayir “kült”leşirse, Müslüman’ın buna karşı çıkması gerektiğini düşünürüm. Davut kardeşimizde belirli bir kişiyi, tarzı, anlayışı, meşrebi kült haline getiren davranış ve anlayışı Türkiye’deki bir örnek üzerinden eleştiriyor. Aslında bu konularda konuşulacak, müzakere edilecek çok şey var. Dergi sahifeleri bu tartışmayı kaldırmaz. Ama Sevgili Davut’un emeği güzel, seviyeli tartışmalara vesile olur diyelim.

Davut Kardeşimiz hayatı dolu dolu yaşamış.46 yıla çok şey sığdırmış. Allah hepimize anlamlı, dolu dolu yaşanan bir ömür nasip etsin. Rabbimden Davut kardeşimize nice 46 yıllar nasip etmesini diliyoruz.

Bir latifeyle bitirelim: Sevgili Davut, ben üç talakla boşanmıyorum; geçmişten ders alarak, nikahta keramet var diyerek yola devam diyorum.

(Özgün İrade Dergisi-Ocak 2013 sayısından alındı)

http://www.timeturk.com/tr/2013/01/05/bir-insan-biriktirdim-diyen-davut-ozgul-vefat-etti.html