Yılmaz Yılmaz ile İlk Öykü Kitabı Üzerine

seroquel

seroquel blog.frenchmarketing.co.uk

buy naltrexone online usa

buy low dose naltrexone canada jjthurin.com
Edebiyat Ortamı

 

 Söyleşi: Fatih Parlak

 

Daha önce çeşitli dergilerde öykülerin yayınlanmıştı. Yakın zamanda da ilk kitabın çıktı. Yazdıklarını toplu olarak iki kapak arasında görmek nasıl bir duygu? Bu süreçten bahseder misin biraz?

1999 yılında okumayı öğrendim, diyorum ben kendim için. Üniversiteden İsmail Kasap hocamın yardımlarıyla da iyi kitaplarla, sıkı yazarlarla ve onların eserleriyle tanışma imkânımız oldu. Birçok nitelikli öykücünün, şairin ve düşünürün ismini ilkin hocamdan duymuşumdur. Onun kitaplığından alıp okuduğum kitapların haddi hesabı yok. Kendi kitaplığım da yavaş yavaş olurken onunla az kitapçı gezmemişizdir.

2006’dan bu yana yazmaya çalışıyorum. Yazdıklarımı belli bir süzgeçten geçirdikten sonra da dergilere gönderdim. İlk öyküm, Mustafa Özçelik yönetimindeki ardıç dergisinde çıkmıştı. Öykümü okumuş, fikirler vermişti.

Öyküler birikmeye başlamıştı. Kitap olmanın bir vakt-i merhun’u var mıdır bilmiyorum. Birkaç ustaya danıştım. Ondan sonra da öykülerimi bir dosya yaptım.

Bir yayınevinin, yeni bir imzaya güvenip kitabını basması riskli bir iştir; ama bu riske girmeden de yeni imzalara kapı aralanamıyor. Bildiğimiz birçok büyük yazar kitaplarını bastırmak için çok uğraşmış. Ben de uğraştım.

 

Yani, yayınevleri yeni isimlere mi güvenmiyor yoksa ticari mi düşünüyor?

Benim takıldığım nokta şu: Bir öykünün edebiyat dergilerinde yayınlanıyor olması, o yazarın belli bir seviyeye geldiğini gösterir. Ben, öykünün künhüne vakıf oldum demiyorum; ama uğraşıyorum. İyi öykünün, has öykünün yollarını arıyorum ve aramaya da devam edeceğim. Bu arayışta dergiler durak, dergiler sınanma alanı, dergiler okul… Yayınevleri, yeni bir imzanın has dergilerde ürünlerini gördükleri halde görmezden gelmek gibi bir adetleri var. Bunu Yılmaz Yılmaz için söylemiyorum sadece… Bu güvensizliğin de bence üç sebebi vardır: İşinin ehli olmayan çakma editörler, çete mantığı ve tüccar mantığı… Çakma editörleri ve çete mantığını bir düzlemde görebiliyoruz bazen. Onlarca farklı türde eser basan bir yayınevi birkaç editörlere yoluna devam edebiliyor ya da masrafı daha az olduğu için yeni mezun bir Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisini de böyle bir işle vazifeli kılabiliyor. Bunlar bildiklerim… Nitelikli şiirleriyle edebiyat ortamında yer alan genç bir şairin kitap dosyası yıllarca bekleyebiliyorken, bilmem kaçıncı vasat altı şiir kitabıyla falan şair tekrar piyasaya sürülüyor.  Yani; zor iştir kitap yayınlatmak…

Ben, Okur Kitaplığı’nı bu ticari ilişkiler ağının dışında gördüm. Yayınevi olarak yeni imzaların kitapları yayınlamalarından belli bu... Şöyle bir bakıldığında bu durum hemen seçilecektir.

Eşek ölür, kalır semeri; insan ölür, kalır eseri. Böyle demiş atalar. Ham, mabet, sebil, imarethane, vakıf, okul, hayırlı evlat, Salih amel ve kitap…  Şimdilik, eserlerden bir eser olarak kitaptır bizim bahtımıza düşen.  Niyet hayr akıbet hayr dedik düştük yola. Boş şeyler söylemiş olup kulaklarda uğultu olmak istemez hiçbir yazar. İçimizi şerha şerha sunmak geliyordu elimizden onu yaptık. Uluların sözlerini küpe edip kulaklarımıza yola revan olmak, yolda olmaktır muradımız.

 

Sâlik Yola Düşünce’deki öykülerde, ağırlıklı olarak tasavvufi izleklerin yer aldığı söylendi. Bu yorumlara katılıyor musun? Ya da bir başka deyişle; bu ilk kitabın için, özellikle şunu anlatmaya çalıştım diyebilir misin?

Bir gönül ehli tasavvuf için “Hayatın künhüne vakıf olmak, yola ve yolculuğa durmaktır” demişti. Bu bağlamda, tasavvufi meselelerin edebiyatımızdaki kimi zaman içkin kimi zaman aşkın olarak yer aldığını düşünüyorum. Hayat, başlama noktası ve bitiş noktası önceden tayin edilmiş bir yolculuk değil midir? İlk insanla başlayan yeryüzü yolculuğunda her fert müstakil bir yolcu kimliğiyle yer alıyor. Herkesin yolcuğu ‘şahsi’ ancak gün geliyor bu yolculuktaki kimi duraklar yollarımızı birbirine bağlıyor. Dolayısıyla; yol ve yolculuk duraklarında selamlaştığımız, sesimizden izler taşıdığına inandığımızı kişileri önemseyerek onları anlatmak ihtiyacı istiyoruz. Sâlik, bunu yapmaya niyetliydi. Bir yol hikâyesi özel’inden insan olmanın genel’ine varmaya çalıştı. Ne derece başarılı olduğu ise okuyucu da –diğer yolcularda- nihan…

Bir de bir dönem sıkça okuduğum kitapların başında tasavvufi eserler vardı. Gerçi şimdi de tasavvufi okumalarıma ara vermiş değilim. Üniversiteden kıymetli hocam –ki Sâlik’in okuma ve yol merakını başlatan kişidir- İsmail Kasap’ın yönlendirmeleri, yardımları, musahabeleri ile pişmeye çalıştık. Bunların etkisi diyebilirim. Okuduklarımdan, dinlediklerimden oluşmuş birikimler öykü olarak ‘göründü’, diyeyim.

Belli bir tema ya da izlek etrafında toplanan öyküler yazmak niyetim olmadı hiç. Kalbi kırık bir babanın, gönlü incinmiş bir annenin, çıkmazlarla yaşayan bir kişinin öyküsü yazıya döküldü vakti geldiğinde.

     

Etkilendiğini düşündüğün, benim yazarım dediğin, tekrar tekrar okuduğun yazarlar vardır elbet. Kimlerdir bunlar?

Bu sorunuza öykü özelinde cevap vereyim izniniz olursa. Belli bir sıra gözetmeden şu isimleri anmak isterim: Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu, öykü üzerine yetkin çalışmalarıyla Ömer Lekesiz, Sabahattin Ali, Sait Faik, Sadık Yalsızuçanlar, Ali Haydar Haksal, Hüseyin Su, Nalan Barbarosoğlu, Ayfer Tunç, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Sibel Eraslan, Ramazan Dikmen, Recep Şükrü Güngör, Necip Tosun, Cemal Şakar, Ethem Baran, Ahmet Büke, Cemil Kavukçu, Nezihe Meriç, Hulki Aktunç, Feyyaz Kayacan, Sabahattin Kudret Aksal, Vüs’at O. Bener, Yeşim Dorman, Tarık Dursun K., Adnan Özyalçıner, Haldun Taner, Ömer Faruk Dönmez…

 

Klasik ama sormadan edemiyorum. Neden yazıyorsun? Yazmadan da keyifli olabilir hayat.

Söylemek istediklerim vardı, söyledim. Beni rahatsız eden şeyleri söyleyerek rahatladım. Yazdıklarımda bir mesaj kaygısı taşımadım ama insan okunmak için –daha doğrusu, dinlenmek için, konuşmak için, yazar ennihayetinde.

Derdimi ifade ediş tarzım yazmak. Elbette ki herkes derdini bu yolla ifade etmez, etmeyecektir. Ben bu yolu denedim. Af buyurun, keyif eşekte olur, demiş atalar. Onun için rahatımız kaçsın, rahatsız olalım istiyorum. Kendi rahatı için köyler yakan, yurtlar bozanlar varken konuşmak düşüyor bize.

Çok büyük bir iddiam yok ama yine de yaşarken takılıp kaldığım noktaları yazıyla göstererek tepkimi dile getirmiş oluyorum. Eskimez güzellikleri arıyorum. Ümit hep var.  

 

Öykü yazıyorsun, öykü üzerine düşünüyorsun, senin bir öykü tanımın var mı? Nedir öykü?

Çok tanım var, ama tanımı biraz da niçin’e bağlamak gerekiyor. Yani niçin öykünü yazıldığı aynı zamanda öykünün tanımı kapsamında değerlendirilebilir. Hüseyin Su üstadımıza katılıyorum ben bu noktada. İlkin başlayan bir hikâyemiz var. Âdem ve Havva ile başlayan, Habil’le, Kabil’le süreğenlik kazanan, dal budak salan bir hikâyesi var insanoğlunun. Süregiden bir hayat, bir macera var. İnişleri, çıkışları, yanlışları, doğruları, alçaklıkları, cömertlikleri, güzellikleri, yıkımları anlamaya/anlamlandırmaya çalışmak için öykü var.

Dolayısıyla; yaşanan ve yaşanacak her şeye anlam katmak için öykü yazıyoruz. Öyküler aracılığıyla hikâyemizi duyurmaya çalışıyoruz ‘insan kardeşlerimize’.

 

Öykünün, türler arasında en sıkı disiplin olduğu söylenir hep.  Öykü yazarken, yazmaya çalışırken ne gibi zorluklarla karşılaştın?

Önümüzde öykü türünün en güzel örnekleri var. Öykünün ustaları eşsiz bir dil işçiliği ve duyarlıkla dile getirmiş türlü şeyi. Hani “gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur” diye bir darb-ı mesel var. Onun gibi… Ustaların eserlerini okumaya başladığımda öykü yazmak gibi bir niyetim yoktu. Okumak yetiyordu bana. Onların eşsiz anlatı evrenlerini keşfetmek ve hayata farklı pencerelerden bakmak yetiyordu. Zaten onları okudukça, bir gün bir öykü yazsam bile ustalara erişemeyeceğimi düşünüyordum. Okudukça okudum. İyi kitaplar başka kitaplara götürüyor insanı. Bende de öyle oldu. Uç uca eklendi kitaplar…

Anlatılan çok şey var, anlatacak şeyler kadar. Bunu fark ettim. Evet, ustalara yetişmek, onları aşmak gibi saçma bir düşünce olamazdı. Onları kendi öykü evrenleriyle, bir ses/iz olmuşlardı yazı/n dünyasında. Dedim ki: Kimseyi aşmak gibi bir niyetin olmayacak, ustaları örnek alacaksın, rehberlik edecek ustalara varacaksın…

En büyük engel birilerine benzemek oluyor genelde. Aslında yazarken böyle bir niyet taşımadan yazarsınız ama öykü bitince bir de bakarsınız Mustafa Kutlu tarzında olmuş. Ben bunu normal görüyorum. Yani; eserlerini beğendiğiniz, örnek aldığınız birine benzemeyeceksiniz de kime benzemeyeceksiniz? Yanlış olan; birebir taklit etmek sanırım. Bir zaman taklit olabilir belki ama sonra kendi tarzını oluşturmalı öykücü.

Ben henüz yolun başındayım. Bu bağlamda kusurlarımız olacaktır. Öykü yoğun bir söyleyişi, rafine olmayı gerektiriyor. Fazlalıklardan, çapaklardan arınmayı gerektiriyor. Bu dengeyi kurmak zor oluyor. Yazıkça, okudukça, yeniden okudukça, bir ustaya sundukça… Pişmek için yani.

 

Genellikle bir ya da iki öykü kitabından sonra elinde romanıyla çıkagelir yazarlar. Senin böyle bir düşüncen veya çalışman var mı?

Böyle bir düşüncem olmadı. Öyküyü roman için bir sıçrama taşı olarak görmedim hiçbir zaman. Bir de genel olarak şöyle bir yargı var: Öykü yazdıysan sıra romanda. Roman yazarak rüştünü ispat edersin. Bazı dostlardan duyduğum için söylüyorum bunları. Ben katılmıyorum bu düşüncelere. Öykü daha rafine bir söyleyiş gerektiriyor. Zorluğu burada. Roman sabrı…

Roman yazma niyetim yok. İlerde olur mu, onu da bilmiyorum.

 

Edebiyat Ortamı - Temmuz-Ağustos 2010