Öykünün sınırları zorlanıyor

HaberKültür.Net

 

03 Mayıs 2010

 

Kamil Yıldız’la geçtiğimiz ay Okur Kitaplığı’ndan çıkan öykü kitabı ‘Her Şey Hakkında Bir Öykü’ üzerine konuştuk...

Her Şey Hakkında Bir Öykü adlı kitabınızdaki öykülerin çoğunda (on yedi öyküden on üçünde) birinci ağızdan anlatımı tercih etmişsiniz. Karakter merkezli anlatımın öyküde, özellikle de Türk edebiyatı içinde bu yoğunlukta kullanılması istisna olsa gerek. Böyle bir tercih hangi nedenden kaynaklanmaktadır? 

Bu kitap için söyledikleriniz doğru. Ama sanırım sorunun ortaya çıkış nedenlerinden biri bu öykülerdeki karakter merkezli anlatımın yahut birinci kişi üzerinde kurulan anlatıcının anlattıklarıyla arasındaki mesafenin belirsiz, sıfır düzeyinde ve yer yer içe dalışlarla eksileri bulmasıdır. Çünkü karakter merkezli bakış açısı, tıpkı üçüncü kişiye dönük anlatımlarda olduğu gibi nesnel bir mesafeyi koruyarak kurulabileceği gibi, başkalarına yönelmediği ve olay ağırlıklı olmadığı için kendine dönük ve kendine bağlı kalabilir. Esasında bu üçüncü kişiyi merkeze alan anlatıcılar için de geçerlidir, onda da bir olay ve kişiye dönük mesafe sınırlanıp, kısaltılabileceği gibi sınırsız ve çok uzak da kılınabilir. Benim bu tür bir bakış açısını tercih edişim başlangıçları hatırlamakla ilgili bir durum. Sürekli bir şekilde kendi ilk zamanlarını hatırlamak ve sırf bunların anımsanmasından kaynaklanan her meselede başlangıçları görmek ve anlamak merakı. Bu söylediğimin anlatıcıyla ilgisi oldukça dolaylı görünebilir. Kısaca şöyle anlatabilirim. Bir yazımda (sanırım yaşamdan söyleme öykü’de) öykünün varlık ve harekete yaslanmak zorunda kaldığını, ancak bir noktada bunları unutturarak, eşyayı unutturarak hayatla daha dolaysız, yalın bir anı hissettirmeyi amaçladığını söylemiştim. Bu benim için oldukça önemli. Bir yanda “her şey” bizi de kuşatan hayat, tüm farklılıklarıyla canlılık; diğer yanda ise bizim, eğer bir defa bunu fark etmişsek hep kişisel başlangıçlarımızın kendini hatırlatması, “kendi”mizi unutamamak; kişinin kendine çarpması söz konusudur. Bu hem “zaman”dan ziyade “an”la belli anların anımsanışı ve orada kalıcı kılınmasıyla ilgili daha arka planda kalan felsefi bir nedene; diğer yandan da görünürde mesafesizliği kurma bakımından teknik bir nedene dayanıyor ki ikisi birlikte “ben” merkezli bir bakış açısının ortaya çıkmasını gerekli kılıyor. Buradaki gereklilik elbette kişinin yeteneğinin ne’de olduğuyla da ilgili. Bunlara rağmen öykülerimde bir mesafe söz konusudur; ancak bu uzaklıktan ziyade daha yakın durmakla ilgili gibidir ve sanırım sorunuzun asıl sebebi de budur. 

  

Öykülerinizde zaman zaman ara cümle kullanımına başvuruyorsunuz. Hattâ Omuz Hizasında ve İsyancılar Çarşısı öykülerinde öyküden ziyade romana yaklaşacak şekilde cümle yapısında etkili olacak düzeyde ara cümle kullanımının arttığını görüyoruz. Dergâh'ta yayımladığınız yazıları da göz önüne alarak (çünkü o yazıların her birinde öykünün ayrı bir veçhesine eğiliyorsunuz, mesela kelime kullanımı, ses veya görünüm gibi...) şöyle sormak istiyorum: Sizce diğer türlerden belirgin şekilde farklı bir öykü cümlesi kavramından bahsetmek mümkün müdür? Niçin? 

 Bir farklılık ve bir ortaklıktan söz edilebilir. Romanın çekirdek cümlesiyle öykünün temel cümlesi “hikâye”dir. Bir özelliğin (ki bu durumda ek fiilin görülen geçmiş zaman çekimi hâkimdir) ya da olayın (birleşik ya da basit zamanlı, yine görülen geçmiş zamanla çekimlenmiş bir yüklem) ifadesi bakımından böyle bir ortaklık vardır. Ancak farklılıklar daha belirgin ve çoktur. İlk farklılık bu cümle yapısı neredeyse öykünün tamamını kuşatır; romanda ise genel çerçevenin çizilmesinde daha dar bir alanda kalır bu yapı. Yani öykü cümle düzeyinde ilerler; roman ise cümleden büyük birimlerle. Bir ara Mehmet Rauf’un Hep Onlar İçin başlıklı hikâyesini okurken, sizin sorunuzdakine benzer bir tespiti not etmişim: “Öykünün kabul edilirliğini artırmak için açıklamalara yer vermek öyküyü romana yaklaştırır.” İşte bu gerçekten de dikkate değer bir fark olarak düşünülebilir. Benim öykülere gelince evet, bunların bir kısmı gerçekten de öykünün sınırlarını zorlamaktadır; ancak ara cümlelerin çokluğu biçimle, dil’i farklılaştırmayla ilgili görünüyor. Ara cümlelerin bir açıklamaya dönüştüklerinde hikâye cümlesini de kendi doğasından uzaklaştırdığını kabul ediyorum.   

 

Kitapta "Yaralı ve Pencere", "Epitaf" ve "Yeni Durum" başlıklı üç  öykü var ki bunlar diğer öykülere göre çok kısa ve değişik bir yapıya sahip. Sanki benzerleri arasından seçilmiş ve devamı da var demek manasına kitaba alınmış numuneler gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tarz öykülere farklı bir yaklaşımınız veya onlara yüklediğiniz özel bir anlam var mı?

Bu tür  öykülerin yer alacağı ve benim “tabletler” demeyi düşündüğüm, bu niyetle giriştiğim bir çalışmanın ilk örneklerinden onlar. Yüklediğim özel bir anlam olmamakla birlikte ileriki yıllarda sadece tabletlerden oluşan bir çalışma yapmak istiyorum. Ama asla aforizma özellikli bir şey değil. Ruh ve sözcük tüccarlığı değil; bilgi ve gösteriş tüccarlığı da değil. Kıssadan hisse de değil. Saf, kısa ve bir yandan da eğlenceli olmasını istediğim küçürek öyküler.  

Naci Örgün

HaberKültür.Net

 

http://www.haberkultur.net/haberoku-1580-_Oykunun_sinirlari_zorlaniyor.html