EDEBİYAT VİCDANLARI HAREKETE GEÇİREBİLİR

EDEBİYAT VİCDANLARI HAREKETE GEÇİREBİLİR

RÖPORTAJ - AKİF HASAN KAYA   -   31 Ekim 2012  

 

Geçtiğimiz yıl Sel ve Kum adıyla öykülerini biraraya toplayan Cemal Şakar, yeni öykü kitabı Mürekkep’i yayımladı. Şakar’ın önceki öykülerinden farklı bir çizgiye sahip Mürekkep’te; Uludere olayı, faili meçhuller ve Suriye’de yaşananlar gibi güncele dokunan toplumsal öyküler yer alıyor.

Türk öykücülüğünün usta isimlerinden Cemal Şakar, yeni kitabı “Mürekkep” ile okurlarıyla yeniden buluştu. Okur Kitaplığı’ndan çıkan kitabında Şakar, son dönem toplumsal olayların bir panoramasını sunuyor. Mürekkep’teki öykülerde; Uludere olayını, faili meçhulleri, Suriye’de yaşananları, cezaevi yangınlarını, Taksim’de meydana gelen patlamayı, cezaevi aracında yanan mahkûmları ve daha başka birçok meseleyi konu ediniyor yazar. Sade fakat yüksek bir dil kullanan Şakar’ın, öykülerinin sonu da en az öykünün kendisi kadar önemli. Cemal Şakar, kurguyla oynamayı, dilin imkânlarını zorlamayı ve biçimsel deneyler yapmayı seven bir öykücü.   Şakar, aynı zamanda, öykü üzerine düşünen ve bunları derlediği deneme, inceleme ve düşünce kitaplarıyla da öne çıkan bir yazar. Cemal Şakar ile öykülerinin perde arkasına bakmaya çalıştık.

Mürekkep” özellikle son dönem toplumsal olaylarının panoraması gibi. Neden böyle bir yola girdiniz?

Yaklaşık yirmi yıldır Müslümanlar sistematik bir zulme tabi tutuluyor. Yüz binlerce ölü, milyonlarca mülteci; Müslüman ülkelerin neredeyse ‘kimyası’ tahrip edildi. Yaşananları havsalamız almıyor. İsmet Özel’den mülhem söylersek, ben yaşarken oluyor bütün bu kötülükler ve elimden bir şey gelmiyor. Tek yapabildiğim, öykü yazmak. Şahitlik yapabilmek belki. Bir de bunca zulmü edebiyatın meselesi haline getirmek, edebiyatın gündemine taşımak... Burada dikkat ettiğim bir husus var; somut olayları öyküde dibe gömüp soyutlayarak bütün bir insanlık meselesi olarak anlatabilmek. Çünkü tarihçi değilim, olayları zapta geçirmiyorum.  

“Kılıç” öykünüzde, ‘Bir kılıç olsaydı biçseydi karanlıkları.’ diyorsunuz. Öykü karanlıkları aydınlığa çıkarabilir mi?

Hayır! Öyküler karanlıkları aydınlığa çıkaramaz. Belki tek tek insanların vicdanlarında meydana gelen bir aydınlıktan söz edebiliriz; ama edebiyata kaldıramayacağı yükleri yüklemenin de bir anlamı yok. Edebiyat sadece, bazı meseleleri, kendi meselesi olarak ele alır; bu ele alışla birlikte kamu vicdanını harekete geçirebilir. Genel anlamda sanatın dili gerçekten bir kılıç gibidir, ancak bu karanlıkların üzerine yürümek konusunda genel bir eğilim olmalıdır. İşte o zaman, gümrah bir ses çıkabilir ve hiçbir iktidar bu sese bigane kalamaz. Ancak bizde, sanat hafif meşrep bir iş olarak kabul edilir; kerihtir yani. Oysa geriye dönüp baktığımızda gözetim altında tutulan, hapsedilen ve öldürülen birçok sanatçı olduğunu görürüz.

Öykülerinizde biçimle oynamayı, dilin imkânlarını zorlamayı, kurgusal denemeler yapmayı seviyorsunuz. Bu bir yenilik arayışı mı?

Elbette bir yenilik arayışı. Öykülerimde ‘ne anlatacağımı’ hep önemsedim. Öyküye bir araç, bir enstrüman; yani bir sözü söylemenin yollarından, biçimlerinden biri gözüyle baktım. Ama her zaman söyleyeceğim sözü, kullandığım enstrümanın bütün imkanlarını gözeterek ‘güzelce söyleme’nin peşinde oldum. ‘Ben sözümü her türlü söylerim’ demeyi laubalilik olarak görüyorum; dahası bir laf kalabalığı, laf kirliliği. Eğer elinize bir araç alıyorsanız, bunu en güzel şekliyle kullanmak, bize yakışan bir tavırdır. Arıyorum, yokluyorum; öykünün sınırları nereye kadar dayanıyor ben de bilmiyorum; deneye yanıla bir yolculuk benimkisi; nereye varır bilmiyorum.

Öykülerinizde eleştirel bir dil hâkim. Bu durum kişisel tutumunuzla ilgili gibi duruyor, ne dersiniz?

Mümkündür. Bu durumu dışarıdan birisinin gözlemlemesi daha kolay. Bazen insan kendisini göremez hatta tanıyamaz. Farkında değiliz, ama sanat anlayışlarımızı seçerken karakterlerimiz kesinlikle belirleyici oluyor. Birden kendimizi bir anlayışın içinde buluveriyoruz. Olaylara, olgulara; yani çevresinde olup bitenlere eleştirel bakamayan; ortaya çıkan bir haksızlıkta, adaletsizlikte kendi payını göremeyen birinden; eleştirel, sert, acıtıcı bir dil beklemek muhal olur herhalde. Bana değse de değmese de zulüm, zulümdür. Önemli olan nerede, kimin, neyin yanında durduğumuzdur. Durduğumuz yer, dilimizi de belirler, diye düşünüyorum.  

Kahramanlarınız çok gerçekçi duruyor. Sizce yazar, görmenin ve göstermenin neresinde yer almalıdır?   

Bu derin ve uzun bir mevzu, söyleşinin hacmini aşar. Biz elbette dille düşünüyoruz, dille ifade ediyoruz. Gerçeklik tabii ki kelimelerle ifade edilebilir; buradaki sorun, kelimelerin temsili olmasıdır. Yani asalet/vekalet ilişkisi. Vekilin, asili ne kadar layıkıyla temsil edebildiği sorunu da, tartışmaların kaynağını teşkil ediyor. Görmek bakımından yazarın diğer insanlara göre bir üstünlüğü yok. O da etrafına bakıyor ve herkesin nasibince gördüğünü o da görüyor. Düğüm, bu müşahedelerin nasıl ve ne şekilde ifade edileceğinde ortaya çıkıyor. İfade edebilmenin birçok yolu ve yöntemi var. Edebiyat da bu yollardan, yöntemlerden sadece biri. Edipler, müşahedelerini, şahitlikleri karşısında yaşadıkları ruh hallerini kelimelerle göstermeye çalışan kimselerdir.

http://www.zaman.com.tr/kultur/edebiyat-vicdanlari-harekete-gecirebilir/2009207.html