İNSANÎ ÇOK ŞEY ANLATIR GÜRAY SÜNGÜ HİKÂYESİ

İNSANÎ ÇOK ŞEY ANLATIR GÜRAY SÜNGÜ HİKÂYESİ

Dünyanın kaç bucak olduğunu görmek isteyenler Güray Süngü’nün ‘Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi’ni okumaya başlayabilir.

 

11 Ekim 2012 Perşembe

 

Bir yazar sizin hissettiklerinize ve yaşadıklarınıza uzak gibi görünen hayatları anlatırken sizi kendi kurduğu öykülerin içine çekebiliyorsa ona ‘iyi yazar’ denir. Güray Süngü de hastalıklı, taşkın, soğuk, kopuk, kapalı, kıyıda, acı içinde kıvranan-debelenen ve belirsiz bir alanda bir arayış içinde olan veya olmayan tipleri anlatırken abartıdan uzaktır. Kurgusallık içinde rahatsız edici bir gerçekliği, çoğu kimsenin göremeyeceği gerçekleri, dilin alışık olduğumuz yapısını ve gramerini bozarak bize aktarır. Eğer böyle yapmamış olsaydı ne ürperecek ne de sarsılacaktık. O halde üstüme fazla sorumluluk almaktan kaçınarak size şöyle diyebilirim: Dünyanın kaç bucak olduğunu görmek isteyenler, Hiçbir Şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi’ni okumaya başlayabilir.

Hava soğuk, kapalı ve sıkıntılı!

Onbir öykünün yer aldığı Güray Süngü’nün ikinci hikâye kitabında hava çok uzun bir süre ‘soğuk, kapalı ve sıkıntılı.’ Üstelik yağmur da yağmıyor. ‘Hiçbir şey anlatmayan hikâyelerin birincisi’ bodrum katında başlayıp altı sayfa ve bir gün sonra gene orda bitiyor. Tıp yedinci sınıfta okuyan bir kişi ve üç arkadaşı, sahnedeki rahatsız edici rollerini oynayıp bize hiç yağmayan yağmuru, özlememeyi, sevginin, bir rüyanın ele geçirilemezliğinin imkânsızlığı denli imkânsız olduğunu, odanın ağır kokusunu, kendisini duvardaki kocaman çiviye asmış, gözleri pörtlemiş, ağzı açık ve hareketsiz bir hayat(sızlığ)ı bırakarak sahneden çekiliyorlar.

Haberlerdeki karanlık bize ne kadar uzak?

Biliyor musunuz, hayat yeniler kendini… Yenilemenin kötüsünün de olabileceğine inanan bir adamın çok fena biten hikâyesi anlatılıyor. Bir girizgah ve dört bölümden oluşuyor. Beş yıldır bebeği olmayan bu çekingen ve sessiz konuşan baba adayının, karısından ‘bebeğimiz olacakmış’ sözünü işitmesi üzerine kendisiyle giriştiği cedelleşmenin neticesinde verdiği feci kararı gerçekleştirmesiyle bitiyor öykü. Ve biz diğer insanlar bunu televizyon haberlerinden öğreniyoruz. Alt yazı geçiyor üstelik: ‘kadın hamileydi.’ Üstelik biz dizi izleyicileri, haberlerde anlatılanların, o dünyanın bize ne kadar uzak olduğunu biliyoruz(!).

Kabusun öldürücü gücü!

Üçüncü öyküde de bir öldüren ve bir ölen var. Çıldırışın ‘çember’ine giren şakacı bir adamın ayarlarının nasıl bozulduğunu bize anlatırken, yazar çok başarılıdır. Geçişler ve bağlantılar sağlam. Dil ve kurgu, kısa bir zamanda kendisini tekrarlayan bir rüyanın-kabusun mantığı içinde işliyor. Ve bacaklarının baltayla kesileceğine kesinlikle inanan bir adamın kendini koruma refleksine dönüşüyor katl eylemi.

Hey duvara bakan!

Duvara bakan adama niçin bakılır ve ona bakılırken neler konuşulur? Dördüncü öykü bir kitle tasviri ve yergisi. Hava hâlâ kapalı. Kelli felli adamın şemsiyesi de kapalı. Çünkü yağmur yağmıyor. Rasim Özdenören’in ‘Bamya’ hakkındaki denemesi geliyor aklıma. Teyzeler ve gençler de geliyor duvara bakan adamın yanına ve ona bakıyorlar ve zıvanadan çıkıp saçmalamaya başlıyorlar. Sonra duvara bakan adamın sahibi gelip adamı kaldırıyor ve olması gerektiği yere yerleştiriyor onu. Umarsızca dağılan kalabalıktan olmak istemiyorsan öyküyü okuman gerekiyor. (Eflatun’un mağara istiaresini tersinden okutuyor zihnime bu öykü. Doğrusunu yazar bilir.)

Denize sırtını dönmenin sebepleri!

Beşte İstanbul Hatırası giriyor kitaba. 2009’a ait bir hatıra. Çeşidi seven ve bunun için patatesli ve peynirli iki poğaçayı bir bardak çayla yiyen, boya sandığını çaldıran ve kiliseden bozma camiden bozma müze ile altı minareli caminin arasından geçerken gözleri ve aklı önünde, yerde olan bir boyacı bu kadar mı gerçek anlatılır. Tren de çekip giderken içinde yalnızlık hissetmeyen Süngü’nün boyacı çocuğu, hayatın başka türlüsünü bilmiyor. Bir manasının olmayabileceğini bildiğim veya bildiğimi zannettiğim halde, gene de soruyorum: Neden denize arkasını dönüp tren yoluna bakıyor çocuk?

Birbirine sarılamayanların hikâyesi!

En uzak yere tren bileti alan gencin hikâyesi. ‘Toprağın üstünde’ki babasını toprağın 6’na gömen bir oğulun kaçış, kaçış, kaçış öyküsü. Baba hep babadır, oğul hep oğuldur. Bu yüzden oğul çok küçük yaşlarda evden kaçmış olsa da baba ‘oğlum’ diye kaydeder telefona onu. Çünkü oğludur sevdiğini söyleyemese de. Çünkü babasıdır sızlanıp dursa da. Karısının ölümünden sonra kendini içkiye verip zırıl zırıl ağlasa da. Sarılamamak, bunu başaramamak hep bir pişmanlık ve kayıptır. Bir yaprak görür ve anlar ölmemiş olan. Yani ki ‘hayatını eskimiş bir eşya gibi bir yerlerde bırakıp gidemezsin. Denersin. Ama olmaz. Olmaz mı gerçekten?’

Aşkın sarsıcı ve çıplak bırakan dönüştürücülüğü!

Geldik kitabın en sevdiğim öyküsüne. Yedinci sırada yer alması da ayrıca hoşuma gitti. Kılık. Bir metafor olarak. Her ‘bakanın gözlerini alacak kadar lacivert bir takım elbise’. Bir metamorfoz olarak aşk. İşte böyle gerçekleştirilir büyük değişim. İşte böyle bozguna uğratılır ve çıplak bırakılır ruh. Çuldan çaputtan kurtulmanın büyük acısı böyle yaşatılır bir hikâyede. Tüm düğmeler böyle sökülür. Teşekkürler sayın ve sevgili yazar.

Monna Rosa anıştırması!

Sekizde şiir var. Şiirin açtığı yaralar. Yara kabukları. Monna Rosa şiiriyle ilgili etrafta dolaşan efsanelerin hikâyeci muhayyilesinde oluşturduğu çağrışımlar bir evrene kavuşuyor gibi. Hande’nin iki âşığı yıllar sonra buluşuyor gibi. Birinin hem yüzü hem ruhu dağılmış. Birinin yani anlatıcı olanın aklı uykudan uyanıyor ve bir güzel şeye yaklaşıyor gibi.

Kalbin yumuşadığı hikâye!

Rüzgâr da esecek. Bahar da gelecek. ‘İçimdeki daim sızı gülmeme engel olmuyordu neyse ki.’ diyecek birisi de belirecek sonraki hikâyede. ‘Gülmek güzeldi.’ bile diyecek ve çimlere uzanacak. Yağan yağmurun damlaları cama vuracak ve sesinin güzel olduğu kabul edilecek. Kalb yumuşayacak. Sonra acının güzelliğine bir güzelleme hikâyesi olan ‘En güzel yüzün’ gelecek.

Çatışmada kimlerdensin sen?

‘Daha daha daha sonra’ herkese neden öldüğü sorulacak. Güray Süngü’nün K’dan sonra 3 nokta ( … ) koyduğu son ve en uzun öyküsünde. Herhalde Kürt olarak okunacak bu. Bir anlama ve çözümleme denemesi. Bombanın niçin patladığına dair bir derine dalma gayreti de diyebiliriz bu son kelimeler toplamına. ‘Kimlerdendin sen o çatışmada. /Ben mi? / Ölenlerdendim efendim.’ Burdan bakabilen için bütün hikâye budur aslında.

 

Mustafa Nezihi beklediğini en çok Kılık’ta buldu

http://www.dunyabizim.com/Manset/11212/insan-cok-sey-anlatir-guray-sungu-hikyesi.html