İstanbul hikâyeleri, yeniden...

İstanbul hikâyeleri, yeniden...

Cevat Akkanat

13 MAYIS 2010

İstanbul Hikâyeleri, mütefekkir şair ve yazarlarımızdan Metin Önal Mengüşoğlu'nun kaleme aldığı bir eser. İlk kez 2004'te yayınlanan eserin ikinci basımı geçtiğimiz günlerde Okur Kitaplığı tarafından yapıldı.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, İstanbul Hikâyeleri hepimizin bildiği klâsik anlatı türlerinden herhangi birisiyle tek başına bir benzerlik göstermez. Öyle ki, buna bizzat yazarın daha önce örneğini verdiği tahkiyeli eserleri, sözgelimi Gâvur Kayırıcılar, Dr. S, Yerler Mühürlendi gibi hikâye ve romanlar da dâhildir. Peki, nedir İstanbul Hikâyeleri? Adı üstünde: Hikâye. Ama aynı zamanda biyografi, anı, gezi yazısı, mülâkat, makale, fakat her halükarda tenkit...

İstanbul Hikâyeleri'ni bu gözle okuyabileceğiniz gibi, bir serüven romanı olarak da okuyabilirsiniz. Fakat kimin, neyin serüveni? Yazarın biyografik serüveni mi? Hikâyelerin iki ana kahramanı Muhtaç ile Aciz'in mi? Sokakları adım adım gezilen İstanbul'un mu? İçinden çıkılıp gelinen Anadolu şehirlerinin mi? Yoksa bütün bir Türkiye'nin sosyal, siyasî ve kültürel halleriyle teşrih masasına yatırılması mıdır yapılan?

Doğrudur, 13 hikâyeden oluşan İstanbul Hikâyeleri'nde Metin Önal Mengüşoğlu'nun bir döneminin macerasıdır ilk bakışta sözkonusu olan.  Yine doğrudur, Erzurumlu Muhtaç ile Elazizli Aciz'in ("Şehrin elleri ve ayakları" olan Muhtaç ve Aciz.) üç buçuk yıllık ortak serüvenleri olarak okumanızda bir sakınca yoktur eseri. Zira, bu ikinci şıkta, geride büyük bir onur ve görklü bir haz bırakan birlikte yaşanmış iki hayat da vardır. ("Şehrin incecik yağmuru altında kemikleri sızlayıncaya kadar ıslanıp acı çekiyorlardı.") Fakat bu hayatın İstanbul'da geçtiğini, İstanbul'un semt semt, sokak sokak, çıkmaz çıkmaz, karış karış gezilerek yaşandığını unutmayalım. Dolayısıyla bize anlatılan, ister istemez içine giriverdiğimiz bu şehirdir.

Öyleyse onun semt, sokak, çıkmaz ve bilumum mekânlarından yaptığımız derlemenin küçük bir bölümü: Kapalı Çarşı, Sahaflar Çarşısı, Bâyezid Camii, Kariye Medresesi ve Camii, Moda, Samatya, Kınalıada, Yüksek Kaldırım, Karaköy İskelesi, Kızılelma Caddesi, Dalyan Koyu, Fenerbahçe Burnu, Selmanı Pak Caddesi, Küçük Langa Bahçeleri, Dr. Şakir Paşa, Misbah Muhayyeş, Kalburcu Mehmet, Kemikli Burun, Simkeş Camii, Kaledibi, Bağrı Yanık... Sokakları, Galata Köprüsü, Konya Lezzet Lokantası, Atasaray Hanı, Kadıköy Palas Pasajı, Kegvork'un Kunduracı Dükkanı, Sofular Kahvesi, Hatay Kebap Salonu, Turan Emeksiz Lokantası, Erol Taş'ın Kahvesi, Bulvar Kafe, Park Otel...

Eserdeki İstanbul sadece mekânlardan mı oluşuyor sanırsınız? Değil! Çünkü, "Şehrin bir yüzü vardı. Ve hal diliyle konuşan bir de ağzı." Bir de şunu kaydedelim: "Kitap, sinema, tiyatro, namaz, Yılmaz Güney, bunları terk edemeyiz, bilmenizi istiyorum. İstanbul'un gemileri, bilumum martılar illa ki kalacaklar yerli yerinde!"

Şu halde nesnelere ne dersiniz? Yastık, keman kılıfı, saat, ışık, koku, ses, yün kokuları, safran, zencefil, inci gerdanlık, tüy, ayna, şemsiye, Kanlıca yoğurdu, Çengelköy salatalığı, Üsküdar simidi...

Hikâyeye bir vesileyle girivermiş şehrin şöhretlilerini de istersiniz şimdi siz: Necip Fazıl Kısakürek ve "Sahte Kahramanlar" Konferansı, Sezai Karakoç, "Kapalıçarşı" şiiri ve "İslam'ın Dirilişi", Edip Cansever ve "Kirli Ağustos", Mustafa Filiz, Romen Şair Lucian Bloga, Asaf Halet Çelebi, Tevfik Fikret, Murat Kapkıner, Yılmaz Güney (İlla ki Yılmaz Güney), İnönü'ler, Turgut Uyar ve "Malatyalı Abdo İçin Bir Konuşma", Cahit Zarifoğlu ve "Meç" Şiiri, Nebahat Çehre-siz, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sami Hazinses, Danyal Topatan, Salih Tozan, Kazım Kartal, Süheyl Eğriboz, Kadir Savun, Orhan Kemal (Şehir Kıraathanesi'nde yalnız, yapayalnız.), Yaşar Kemal (Park Otel'de niçin dönüp duruyor?) Ahmet Arif ve "Hasretinden Prangalar Eskittim", Nurettin Topçu, Abdurrahman Zapsu, Nihat Armağan, Mevlana, Yunus, Süleyman Çelebi, Seyyid Kutup, Abdülkadir Udeh, Hasan el Benna, Mevdudi, Muhammed Hamidullah, Albert Camus ve "Yabancı", M. Sait Çekmegil (Bilge Terzi)...

Ve en tabii olarak, siz istemeseniz de benim adlarını anacağım şöhretsizler karması: Gömlekçi İsmail, Kuyumcu Erzurumlu Oktay, Çamaşırcı Teyze, Tuhafiyeci Kıvırcık Halil, Hollandalı genç adam, Çakal Hanifi, Deli Gaffar, Şorikli İzo, Gız Mahmut, Bayram, Ahmet, Necati, Sürur, Adnan, Aziz, Nizam, Hayati, İsmail, Yakup, Süleyman...

Buraya kadar anlatılanlardan şu yargıya varılabilir ki, külliyen yanlıştır: Elimizde bir seyyahın ilginç notlarını taşıyoruz.

Bu yargı niçin yanlıştır? Yanlıştır, çünkü İstanbul Hikâyeleri'nde hayat bulan bunca unsur salt artistik bir dolgu maddesi olmaklığa borçlu değildirler varlıklarını. Çünkü, herşeyi, mensubu olduğu İslâm medeniyetine göre, yerli yerinde kullanan bir yazarın aklıyla, kalbiyle bir araya getirilmişlerdir. Böylece, elimizdeki esere hem edebî haz alma metni, hem de bir tefekkür vesikası olarak dikkat çekebiliriz.

Sonuç olarak, bu yazımızda 'mesele' olarak gördüğümüz 'serüveni anlatılan' unsurun asıl kimliği de aydınlığa kavuşmuş bulunmaktadır. Şu halde, sıra sizde, İstanbul Hikâyeleri sizi bekliyor.  (İstanbul Hikâyeleri, Okur Kitaplığı, 2. Bas., İst., 2010)

http://www.milligazete.com.tr/makale/istanbul-hikâyeleri-yeniden-162991.htm