Kar Yağarken “Hikâyeye Sığmayan Hayatları” Okumak İçin Cesaret Toplamak

Bu yazıda ele alacağım kitaptan önce Türk edebiyatının daima siyasal hayatla koşut ilerleyen bir yüzünün olduğuna ve siyasalın etkilediği bireylerin hayatlarını konu ederek tanıklık edebiyatı ekseni çizdiğine ilişkin bir girizgah yapacağım. Ele alacağım romanın 1990’lardaki dindar gençliğin idealleri, hayat felsefesi, ajandası ve gündemi ile aradan geçen 35 yıllık sürede yaşadığımız dönemdeki dindar gençliğin arasındaki açıyı bir kerteriz noktası olarak değerlendirmek istediğimden bu yazıda bahsedeceğim roman bir eser tanıtımı ya da teknik kurgusal özelliklerle eleştirel bir içeriğe sahip değil. Bir dönemi çerçeveleyen kurgusunun olmasıyla ve o dönemin öznelerinin bugünkü hayatta karşılıklarına da şahitlik etmemiz nedeniyle romanın sosyo-kültürel perspektifine ilişkin tespitlerde bulunacağım.
Tanzimattan günümüze geçen sürede Türk siyasal hayatının; darbelerle, muhtıralarla, kalkışmalarla yolunu bulmaya çalıştığı süreçlerde dönem insanını ve onun güncel hayatını, sıradan ilgilerini derinden etkilediğini de söylemek mümkündür. Bu durumda sosyo-kültürel yapıları dönüştüren, eğitimden, dine, sosyal hayattan, entelektüel ilgilere, edebiyattan sanatın bütün alanlarına kadar siyasal hayatın gölgesinin üstünde olduğu bir sosyal hayattan bahsedebiliriz. Agresif bir laiklik anlayışının sonucu olarak devletin sıradan insanın dini tercihlerine ve siyasal yönelimlerine müdahale etmesi yüzyıllık süreçte sağın, solun ya da diğer eğilimleri tercih eden gençliğin ödediği ağır bedellerle geride kalmıştır. Bu değişim ve dönüşümlerin sokaktaki insanın hayatını ne derece etkilediği üzerine edebiyat metinleri önemli belge görevi görür. Türk edebiyatında romanlar şiirler hikâyeler yoluyla bir tanıklık olarak dönemin resmi çizilir. Bazen gönüllü ideoloji taşıyıcısı olarak bazen tanıklıkları kaydederek sonraki nesillere taşıyan edebi metinler dönemin eğilimlerini, yargılarını, düşünce biçimlerini, yönelim izleklerini yüklenmiş halde sonraki nesle aktarır. Örneğin Türkiye’nin yüzünü Avrupa’ya döndüğü dönemlerde siyasalın üstlendiği, taşıdığı ve benimsettiği batılılaşma ideolojisi, o dönemin sosyo-kültürel yapısında tezahüe eden akislerle olduğu gibi romanlarda yer alır. Tipler karakterler daima “eskinin köhne dehlizlerinden” Batının aydınlığına çıkma çabası içindedirler. Batılılaşmayanlar alaya alınıp dalga geçilen tipler olarak kurgulanır. Şinasi’den Ziya Paşa’ya, Ahmet Mithat’ten Namık Kemal’e, Halide Edip’ten Yakup Kadri’ye, Cumhuriyetin ilk çeyreğinde Reşat Nuri Güntekin’den Refik Halit Karay’a, Samim Kocagöz’den Abdülhak Şinasi Hisar’a kadar devam eden süreklilik içinde edebi metinlerle bir şekilde ideolojik empozeyle toplumun biçimlendirilmesi amaçlanır. Edebiyat bu dönemde toplumun eğitilmesi ve bir çerçeve içinde tanımlanması için kullanışlı ideolojik birer araç görevi görürken edebiyatın resmettiği tablonun toplumda mutlaka bir karşılığı da vardır.
Yüyılın yarısının Batılılaşmayla geçen yıllarından sonra 1950’lerde Türk siyasal hayatının edebiyata yine yön verdiğini, ortaya çıkan eserlerin kurgularından hareketle söylemek mümkün. Sağ sol düşünce odaklarının henüz keskin kompartımanlara ayrılmadığı, II. Dünya Savaşı’nın etkisiyle daha milli arayışların sürdüğü bu dönemde Yaşar Kemal’den Orhan Kemal’e, Fakir Baykurt’tan Kemal Tahir’e Anadolu insanının, köylü efendinin resmi çizilir. Bu dönemde diğer yandan bireysel iç hesaplaşmaların görünür olduğu, varoluşçu felsefesinin etkisindeki kimlik krizleri, bunalımlar, arayışlar içinde bireysel çırpınışların romanlarıyla karşılaşırız. Dünyada büyük anlatıların sorgulandığı süreçte Türkiye’de henüz bu türden sorgulamalar görülmemekle birlikte küçük insanın küçük sorunları, bireysel izlekler, suskun küçük dünyalar romanlara hakimdir. İkinci Yeni hareketindeki kimi ilgiler dönemin resmini vermesi bakımıdan dikkat çekici örneklere sahiptir.
1960’lardan 70’lere doğru gelindiğinde toplumun ve bireyin çeşitli yönlerini romanlara konu eden yazarlarla karşılaşırız. Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan’da savaş konulu temalarıyla, Savaş ve Açlar’da savaşın farklı yönlerini ele alır. Yusuf Atılgan Anayurt Oteli ve Aylak Adam’la bireysel minimal romana ilk ışık yakanlardandır. Rıfat Ilgaz mizahi romanla, Emine Işınsu Türk tarihine yönelimle, Selim İleri, Abbas Sayar, Oğuz Atay, Nezihe Meriç, Peride Celal, Adalet Ağaoğlu, Erdal Öz, Demir Özlü gibi isimler yine farklı yönelmelerle yazdıkları romanlarda dönemin ideolojik eğilimlerini, Almanya göçlerini, çeşitli sosyal adaletsizlikleri, köy yaşamını, Türk kültürünü, brujuva yaşam eleştirilerini, bireyin psikolojik çıkmazlarını ve bilinç altını işleyen konuları ele alırken bazen bir hesaplaşma bazen de bir yüzleşmenin psikolojik uzantılarını anlatılara taşırlar.
1970’ler dindar gençliği etkileyen hidayet romanlarının artış gösterdiği yıllardır. Başta Hekimoğlu İsmali’in Minyeli Abdullah romanı olmak üzere, Mehmet Göktaş, Vahap Akbaş, Raif Cilasun, Nurullah Genç gibi isimlerin eserleri dikkat çeker. Hidayet romanlarının 1970’lerde başlayan serüveni her nedense sağ iktidar eğiliminin gittikçe güç kazandığı sonraki on yıllarda azalır ve iktidar olunduğu yerde hidayet edebiyatı sessizleşir. Belki de hidayet romanları bir sonuca erişmiş, hedeflenen iktidar gerçekleşmiş herkes hidayete ermiştir. Sol fraksiyonun 1970’den sonraki serüveni ise 1980’lerde yoğun bir şekilde sürerken 90’lara gelindiğinde sürdürdükleri parasız eğitim, Yök’ün kaldırılması, üniversitelerden polisin çıkması ve demokratik ortamın sağlanması gibi taleplerle emekçi sınıfın haklarını savunur durumdalardır. Her iki tarafın üzerinde doğrudan önemli bir yumruk olarak dönemin siyasal baskısı etkendir.
1970’lerden 1980’lere kadar süren dönemde sağ sol görüşlerin siyasal olduğu kadar toplumsal tahakkümü de belirgin bir açı çizer. Gençler otoriteden gördükleri zorbalığı sokaklara akranlarına taşırlar. Siyasal otorite bu dönemde insanların hayatları üzerinde doğrudan etkilidir. Öyle ki bu dönem kardeşin kardeşe düşman olduğu, kurtarılmış mahallelerin, sokakların, içeri girilemeyen üniversitelerin, bölünmüş yemekhanelerin bulunduğu, gençlerini kurban edileceği sert siyasal bir darbeyle sona erer. İdeolojik kamplaşmanın bedelini ödeyen gençliğin hikâyesine siyasal yönü ağır basan romanlarda şahitlik ederiz ama bu dönem kısa sürer. 1980’lerdeki darbeden sonra rahmetli Özal ile birlikte suların görece durulduğu bir döneme girilir. Ancak on yıl kadar süren bu ferahlık hali kısa sürer ve 54. hükümetin sonlandırılmasına yol açan 28 Şubat 1997’deki postmodern darbeyle Türkiye yeniden gençlerini karşısına alan, “örtüyle okuyacaksan Arabistan’a git!” pespayeliğine imza atan bir ideolojinin kıskacına girer. Bu tarihten sonra 1980 öncesinde örtüleriyle okuma haklarını kullanmak isteyen genç kızların yeniden sokağa döküldüğü, meydanlarda mücadelelerin verildiği acı tecrübeler tekrar ve tekrar yaşanır. Başörtülü kızlar üniversite kapılarından çevrilen, okuma hakları kişisel dini tercihleri nedeniyle ellerinden alınan, çeşitli zulümlerle hayattan kopartılan, ikna odalarında manipülasyon ve zorbalığa uğrayan bireyler safına sürüklenir. “Bin yıl” süreceği iddia edilen bu dönem 2003’te zayıflar ve artık Türkiye bu dönemden sonra, 15 Temmuz 2016’ya kadar darbe ya da darbeye kalkışmadan uzak bir siyasal hayata geçiş yapar. 1980 darbesini hazırlayan 1970’lerin siyasal ve toplumsal olaylarını sonraki yıllarda bir hesaplaşma/yüzleşme romanı olarak yazan Mehmet Eroğlu, Issızlığın Ortasında (1993), Latife Tekin Gece Dersleri’nde (1985), Ahmet Altan Dört Mevsim Sonbahar’da (2000), Sudaki İz’de (2002), Ayla Kutlu Cadı Ağacı’nda (1982) ve Tutsaklar’da (1983) işler. Bu dönemde Alev Alatlı’nın Viva La Muarte serisinin, Leyla Erbil’in üstü kapalı göndermeleri olan postmodern romanlarının yavaş yavaş bir değişimi de getirdiği gözlenir.
2000’lerde Türkiye yüzünü liberal dünyaya dönmüş, evrensel kapitalist değerlerin bolluğu içinde, açık pazar, serbest ekonomi söylemleriyle Avrupa birliği, gümrük antlaşmalarıyla birlikte “ideolojiden arındırılmış” gençliğin gidebileceği/oyalanabileceği alanlar inşa edilmiştir. Sefahatteki rehavet bu dönemde postmodern etkilere açık olunan bir edebi eğilimi de görünür kılar. Bu dönemde sağın elinde “hidayetine vesile oluncak” kurguların kahramanları kalmadığı için olsa gerek, Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Hacer gibi dini literatürdeki kutsal ve erdemli kadınların hayatlarını yazma, onları gençlere sevdirme amacıyla yazılan romanlarla karşılaşırız. “Hz. Peygamber’in, onun ehli beytinin ve İslam’ın kutsal saydığı kadınların hayatlarının roman formunda yazılamayacağı”na ilişkin akademik düzeyde birçok tartışma ve eleştiri yapılsa da günün sonunda sayısı belli roman kahramanlarının didiklenecek başka birşey kalmadığı için bu münbit alanın başından çekilen edebiyatçıların bugün yeniden sıradan bireyin dünyasına yöneldiği görülür. Geldiğimiz noktada, siyasal despotizmin neden olduğu insan dramlarını edebiyata yansıtan kurguların devresini tamamladığını düşünmek -her dönem kalıcı hiçbir adım atılmamasına rağmen Kudüs, Türkistan gibi İslam’ın esir şehirleri üzerine vicdan rahatlatmaktan öteye gitmeyen şiir ve ezgiler düzeyinde dile getirilişini dışarıda tutarsak- için edebi camianın ürettiklerine bakmak bir fikir verebilir.
Kar Yağarken
Bu uzun girizgahtan sonra bu yazıya ilham olan romandan bahsetmek istiyorum. Selvigül Kandoğmuş Şahin’in Kar Yağarken romanı, benim de dün gibi hatırladığım, 1990’ların sancılı siyasal olaylarını, dindar genç kızların, kendilerine has bir duruş gösterdikleri ve bu uğurda babalarını, ailelerini son kertede siyasal otoriteyi karşılarına aldıkları için ödedikleri bedeli anlatan bir yüzleşme romanı. Siyasal otoritenin sokağın sıradan insanının kaderini nasıl etkilediğinin, bu vatanın gençlerini nasıl bir cendereye soktuğunun şahidi olan meydanların yazılı belgesi niteliğinde bir roman. Roman yaşanılan döneme dışarıdan ama aynı zamanda en merkezden bakmayı deneyen bir anlatı olmasıyla gerçekliğin değil ama gerçeğin evrildiğini göstermesi bakımından önemli bir yerde duruyor. “Sanki yaşadıklarını dışarıdan gözleyen bir yabancı” (s.139) gibi okuyucuyu yaşayıp geçmiş olduğu yollara tekrar çıkartıyor. Siyasalın bireysel hayatlara dokunduğu yerde yaşanmış olanları sonradan kaleme almanın da bir aynası olmakla hem hesaplaşma hem de yüzleşme izleklerini içinde barındırdığını belirtmiştik. Hesaplaşılan bir ideolojiden, yüzleşilen bireysel yaşamlara ayna tutulan yaşanmışlıkların satır aralarında bireysel bunalımlar, isyanlar, kazanmalar kaybetmeler, sevinç, gözyaşı, pişmanlık, aldanma gibi insana özgü, döneme özgü duyguları görmekteyiz. Dönemin ağır siyasal tonunu o gençlerin omuzlarına yükleyen ideologların bugün gelinen noktada nerede durduğuna baktığımızda anıların acı tadını her okuyucu hissedecektir.
Hayatın Iskaladığı Epigraflar
Romanın dönem ekseni 1990-1997 yılları olarak kurgulanmış. Romanın Feridüddîn-Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ından epigraflarla yol alması, roman kahramanlarının hayatlarında yaşadıkları mücadele dolu yolculuklarla koşut ilerlemesine rağmen o dönemlerde Attar’ın dindar kızlar arasındaki tanınırlığıyla çelişir. Bu çelişki, tam da bir yüzleşme romanında olabilecek yerine koymadır. Dönem okumalarının Mısır tercümeleri, Hasan el Bennalar, Mevdudiler Fethi Yekenler ekseninde ilerlediği hatırlandığında yazar oldukça manidar bir yerine koyma ile roman içinde de geçen Anadolu irfanı eksenini dönemin temel yaklaşımlarına birer epigraf açarak oldukça isabetli bir şekilde yerleştirmiştir. Dönemin ıskaladığı “bize ait” kaynaklara gönderme içeren epigrafların olduğu romanda ironik bir şekilde Attar’ı bulup getiren ve arkadaşına veren kişi hayatının en derin değişimini yaşayan, adeta Attar’ın kuşları gibi kendisine yaptığı yolculuklarda bir bir geride kalan, yolu bitiremeyen Çiğdem’dir. Romanda atıf yapılan İsmet Özel, Sezai Karakoç, Rilke, gibi isimlerin o dönem gençliğini Mısır tercümelerinden daha az kuşattığı da bir gerçektir. Her ne kadar roman karakteri Saliha yerli yazarlara atıflar yapsa da o dönem gençliğinin belki de çok azı yerli kaynaklara itibar ediyordu. İdeolojik örnekliğin dışarıdan geldiği bu dönemlerde gençlerin kahir ekseriyetinin dış kaynaklı bir müktesebata yüzünü dönmüş olduğunu söylemek abartı olmaz.
Kimlikli Semtler
Türk romanında Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’siyle görünür olan kimlikli semtler sıklıkla bir sosyo-kültürel tercihin tezahürleri olarak metinlere yansır. Örneğin Fatih her zaman mazbut bir babacanlıkla evladını bağrına basan, yerli rengiyle kişiyi etkileyen ve onu daima iyiye yönelten bir ermiş gibi ruhu duru bir semt kimliğine sahiptir. Buna karşılık örneğin bir Cihangir, Beyoğlu daha lümpen, özentili gençliğin Batılılaşma hevesiyle ara sokaklarında kaybolduğu yerler olarak işlenir. Kar Yağarken’de de semtler kendi kimliklerini kahramanların kimlikleriyle içiçe geçirerek adeta yalnız bırakılan bireye kucak açan anaç bir yuva ya da hayatın her türlü akışına kapılanları sele boğan bir nehir haline dönüşür. Bugün dindar insanların hemen her semtte kendi kimliklerine içkin mekanları var. Üstelik bu mekanlar kapitalist ve hedonist yaşamların, sefahat içinde yaşayıp da sefaletin paçalarından aktığı semtlerin tam göbeğinde kitap-cafelerle şenlenmiş kusursuzluk içinde carpe diem sloganlarının her parçasına sindiği giyim kuşamlarla gayet keyfi yerinde bir gerçeklik ile çelişki içinde akar. Fatih’in arka sokaklarında, Sofular Caddesindeki tarhana kokulu öğrenci evleri, romanda sıklıkla solcuların geldiği Hergele Meydanı, Yumni Pastahanesi, Divan Yolu Caddesindeki büyük mağazalarda çalışan kızlar, Beyazıt Meydanı, Beyaz Saray kitapçıları, Süleymaniye’ye giderken iki katlı eski vakıf binası gibi semtler ve mekanlar roman karakterlerinin tercihlerinin izinden giden ve o kimliği giyinmiş yerler olarak karşımıza çıkarken bugünün postmodern amorf semtlerinden çok uzağa düşer. Romanın ele aldığı dönemde semtler, insanın yalnızlığında, dışlanmasına neden olan tercihlerinde kendisini kimsesiz hissettiği anlarda çepeçevre kuşatan ona yarenik eden bir yakınlığa sahiptir. Bir yanıyla, insan değişince semt değişir, bir yanıyla da insan değişse de semt değişmez, ruhunu daima korur deriz. Her iki düşünceyi de kendisinde saklayan semtlerin varlığı insan merkezinden bakınca görünür oluyor.
Omuzlara Yüklenen Dünya
Romanda dip dalga olarak dönem savaşları ile karşılaşırız. Herkesin gözü haberlerde, İran Irak’ı vurur mu? İkisi de müslüman ülke nasıl yapar bunu? Irak ABD’ye blöf yaptı ama ne zaman füzeleri gönderir? sorularıyla insanlığın şimdisini ve geleceğini dert edinen insanla karşılaşırız. 1980-88 arasındaki bu savaşta Türkiyeli müslüman gençliği en çok şoka uğratan şey iki müslüman ülkenin bu denli birbirine girmesiydi. Öte yandan savaşın en masumu kadınların ve çocukların iç parçalayan görüntülerini evlere taşıyan televizyonlarda başka bir kanayan yara Bosna vardır. 1992-95 arasında süren bu soykırımda Türkiye bürokrasinin kulağı tersten gösterme politikalarına Avrupa’nın Amerika’nın üç maymunu oynayan siyaseti eklendiğinde uzun süre insanlığın öldüğü sahneler yaşanır. Bosna’nın kurtuluşu için politik çabalardan ziyade Türkiyeli müslümanların çok şey yaptığına o dönemler şahitlik edecektir ama aynı zamanda Bosna üzerinden yaşanan çıkar çatışmalarında davasını hunharca satan adamları da tarih kaydetmiştir. Romanda bu konuda bir yüzleşme görülmemekle birlikte romanın böyle bir yüzleşmeye imkan veren çalışmalara ilham olması gerektiği düşünülebilir. Zira yüzleşmeye cesaret edilemeyen şey henüz yazılmamış olandır.
Romanda iyi bir şekilde verilmiş 80 öncesi kuşağına da rastlamaktayız. Mustafa hoca, Ahmet hoca gibi karakterler kendilerinden sonra gelen 90 kuşağı gençleriyle sohbet ederken kendi kuşaklarının belirgin farklarını dile getirirler. Buna göre 90’ların gençliği kitap ile tefekkür arasına mesafe koydukça slogana daha yakındır. Bunu görebilmek için 70’lerde o ortamı yaşamış olmak yeterlidir. Nitekim Mustafa hoca’ya göre kitabın ve tefekkürün olgunlaştıracağı insanlık ideali gençlerin omuzlarında yükseltecekleri ulvi bir hedefe dönüşmelidir. “Sen okumalısın. Güzel okullarda oku. Bu vatanın bir gün senin gibi dini imanı bütün, vatan sever, imam hatip ruhuyla beslenmiş has evlatlara ihtiyacı var. Sen gitme ilahiyata. Sizlerin yönetici olmanız gerekiyor. Bu vatanı bir gün sizin gibi dini bütün insanlar yönetecek!” şeklinde olur. Bu yönüyle gençler, dünyanın yükünü omuzlamak, insanlığı kurtarmak ve davanın selamete erişmesini sağlamak zorundadırlar. Mustafa hocanın tavsiyesinin şeffaf, adaletli bir vatan yönetimi olduğu her ne kadar açık olsa da dönemin gençlerinin bu ülkenin gerçeklerinin dışındaki kaynaklardan beslenerek hedefi ütopyaya dönüştürdüklerini görmek bugünün bir başka yüzleşmesine kapı açar.
Öte yandan roman kahramanları kendi ideolojileri çerevesinde doğruyu bulmak ve dünyayı kurtarmak üzere okumalar yaparlar. Bireysel tercihe yüklenen bu ağır anlamla okumak eylemi, günümüzde olduğu gibi insta-storysinde kahveye eşlik eden bir aparat değil, karakterin, yol bulmak ve yürümek için açtığı bir sayfadır. Hatta okumak kişiyi, işlenen insanlık cinayetleri karşısında kitaplarını yakmak kadar cinnete iten bir çaresizliğin eylemidir (s.132). Romanda Saliha’nın yaşanan insanlık dramı karşısında kendisini sorguladığı, okuduklarını hiçe çıkardığını düşündüğü noktada adeta çağın yangınına attığı kitaplarla çaresiz insanın bireysel eylemiyle karşılaşırız. Dramatik bu sahne çağın sorunlarını omuzlarına yükleyen dönem gencinin cinnet halini tasvir eder.
Romanı okurken, o günlerden gelen yaşam tecrübeleriyle “bu gençlik nereye gidiyor?” diye eleştirdiğimiz aslında başlangıcı ve sonu bilinmeyen bir insanlık yolunun üzerinden hepimizin geçtiğini akılda tutmak gerekir. Bize düşen zaman kesitinin bizden sonrakilere düşen zaman kesitiyle mukayesesini yapmak fakat kıyaslamasını yapmamak önemli bir mihenk olabilir. Zira her insan yaşadığı çağdan mesuldür. Bu yönüyle bakıldığında 80-90’ların nesli üzerine yüklenen yüklerin dünyayı kurtarmak, arkadaşının hidayetine vesile olmak, çok okumak, düşünmek, hayatı, dünyayı değiştirmek olduğu dikkate alındığında bu yükün o nesil için taşınması zor bir bagajı da getirdiğini teslim etmek gerekir. Mısırlı ilim adamlarının tercümelerini okuyarak Türkiye sosyal hayatına, siyasal ve kültürel denklemine yerleştirme çabalarının gönüllü birer askeri gibi güdülen gençler, günün sonunda Türkiye gerçeğinin ya ipe asılmak ya da en iyimser yanıyla seküler iktidarla ortaklık kurmak olduğunu görenlerdi. Bu bagaj, radikal İslam söylemlerini -şimdi anlıyoruz ki Batılı güçlerin bir taktiği olarak- halk nezdinde kabul edilemez kılarken gençlerin kendi ülkelerinin kendi milletlerinin şartlarına ve geleceklerine ilişkin hayallerinin de önüne geçti. Gittikçe kemikleşen bu yapıya, aynı ülkenin aynı geçmiş kaderini yaşayan gençlerinin birbirlerine düşman, şucu bucu olarak ayrıştırılan, her grubun -batının içten kuşatmasına- bir oyunca yetiştirdiğini 2016 kalkışmasıyla görme bahtsızlığını da eklemek gerekir. Roman boyunca bu izlek okuyucunun zihninde tek tek canlanıyor.
Grupların Kimliği Kitaplar
Romanda sağın, solun ve dindarların okuma uğraşıları birbirlerini içeren değil, birbirine sınırlar çizen, iyi kitap-kötü kitap şeklin kategorize edilmiş sosyal hayatı yansıtan bir tasvirle verilir. Bu tespit, o dönemde gençleri kuşatan çemberi ifade etmesi bakımından oldukça etkileyici bir eksene sahiptir. Solcuların okuduğu Marx, Stalin’dir, ülkücüler daha “kafatasçı” izlekte kitaplar okurlar. Dindar gençliğin okudu kitaplara bakıldığında daha radikal bir İslam izleğine sahip devrimsel kitaplardır. Dindar birisinin Marx okuduğunu görmek çok şaşırtıcı olmakla birlikte bütün bir gruba teşmil edilmeyen bireysel bir tercih olarak görülür. Bu yönüyle her grubun, her öğrenci hareketinin kapalı devre bir müktesebatı vardır. Bu yolla; sınır konulan gençlerin, kendi sınırlarını nasıl inşa ettiklerini, bugün artık itina ile kaçındığımız “ötekini inşa etme” hadsizliğinin o döneme nasıl damga vurduğuna da şahit oluyoruz. Fakat bu sosyal gerçeklik romanda slogan tonuna kaçmadan oldukça yerinde verilmiş. Bir gerekçeyi, bir yaşam tercihini haklı gösterme, savunma diğerini indirgeme kolaycılığına kaçmadan sosyolojik bir projeksiyon tutulmuş ve bu sosyal gerçekliğin bugün buradan bakıldığında ne kadar ötekileştirici olduğunu hissetirecek bir tasvir düzeyi yakalanmış. Bugün bile sürdürülen bu kapalı devre “aydınlanma”, herkesin kendi yaktığı ışık kadar diğerine gölge yaptığı bir dar alan paslaşmasıyla yol alıyor. Diğerinin ne dediğine bakmaksızın kendi dediğini yüksek sesle dile getirmek televizyon ve multi medya çağında kendisini göstermenin en kestirme yolu haline gelmiş durumda.
Örtüm: Kendi Tercihim
Romanda örtünmeye karar veren kızların yaşadıkları duygusal anlar, tonu kaçmayan bir dram çerçevesinde kaleme alınmış. Bu çerçeve ne kendisini iffet ve ahlakıyla üstün gören bir tercihin öznesi ne de bunu yapamayanların kınandığı bir formda kurgulanmış. Bu yönüyle başörtüsü kullanmaya karar veren kızların bu deneyimi yaşadıkları anların ele alındığı satırlarda bir hidayet romanı formu ve izleği söz konusu değil. Bireylerin yaşadığı psikolojik çıkmazlar gelgitler ya da kararsızlık hallerine çok fazla girmeyen romanın örtünme tercihlerinde de aynı yüzeyi yakaladığı ve itinayla aynı satıhta kalmak istediği düşünülebilir. 1970’lerin sayfalar süren hidayete erme didaktik örüntülerine bu romanda rastlanmıyor. Örtünme yalnızca bir arayış sonucunda bulunan ve tercih edilen öznel alan eylemi olarak tasvir ediliyor. Fakat bu tasvirler, o dönemi yaşayanların gayet iyi hatırladığı gibi dönemin siyasal eksenine ağır gelen bir başkaldırıyı da barındırıyor. Örtünme bir kişisel tercih ile başlarken kısa sürede otoriteye başkaldırı simgesine haline dönüşüyor fakat bu dönüşmede birey değil otoriter kriterler etkendir. Ailedeki otoriteden başlamak üzere siyasal otoriteye kendi tercihiyle başkaldırmak Çiğdem’in babasına başkaldırısıyla oldukça başarılı bir şekilde tasvir ediliyor. Bir yüzleşme romanında olması gereken, sade bireyin kendi tercihiyle hayatını biçimlendirmek istemediği sahneler, methiyeden takrizden uzak, taraflı övgüden arınmış bir doğallık içinde tasvir edilmiş. Bu yönüyle roman, ağır geçen o yılları soğukkanlı bir gözlemle okuyucuya aktarmasıyla önemli bir yerde duruyor.
Sonuç
Romanın bugünün sulu sepken okuyucusuna ricit ya da bu kadarı da olamaz herhalde dedirtecek denli hayatı adeta kazıyan dramları günümüze taşıması başlı başına çok kıymetli. Roman karakteri Çiğdem’in ailesi ile olan ilişkisi örneğinde gördüğümüz seküler sert baba, namazlı ama babaya mahkum anne ve sonunda babasının dediğini yapan, idrakî düşünemediği için babadan kurtuluş olarak görülen ve mutsuz sersefil bir evliliğe mahkum edilme tecrübesini o dönemde kimbilir kaç genç kız yaşadı? Çiğdem’in hiçbir otorite ile uyuşmayan hikâyesinin bugünün yumuşak seküler-dindar gençliğinde nasıl bir akis yapacağı, onlarca gencin yaşadığı böyle bir tecrübeye hangi pencereden bakacakları ya da onlar için ne anlam ifade edeceği merak konusudur. Çok değil, sadece 35 yıl geçmiş. Ama bu yıllara devasa yaşamlar, dramlar, sevinçler, hüzünler kayıplar eklenmiş ve bugünün gençliğinin anneleri olan o nesil bu kayıpların travmalarından kurtulmak için hala çabalıyor.
Bütün çıktıları bir araya getirdiğimizde; 1990-1997 arası bir süreci anlatan romandaki gerçek hayattan hikâyeleri ile gelen kahramanların tanıklık edebiyatında önemli bir noktada durduğunu belirtmek gerekir. Bu nedenle roman; bir dönemi kendi gerçeğinin içinden, yaşanmışlığının sahiciliği merkezinden, hiçbir dramatik, duygusal ağlak ivmeye sapmamışlığı üzerinden, bireysel dini tercihlerin emir ve nehiy sloganına mesafesini korumasıyla ve en dramatiğinin daha henüz yazılmadığı bir kıyım dönemine şahitlik etmesiyle kıymetli bir eksen çiziyor.
Son olarak romanın; geçmişle şimdi arasındaki kerteriz noktalarına güçlü satır araları ekleyen ve bu çerçevede aktif okurun alımlamasına imkan veren alıntılarıyla bitirebiliriz. “Acemi müslümanlarız” (s.135, 179) denilen yerde yaşanan uhrevi tonu yüksek müslümanlık, Muhammed Esed’in romana giren bir tefsiriyle adeta bütünleşmiş gibidir. Romanda, Tekâsür Suresi’ndeki ifadelerden ilhamla Esed’in, “Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştır” sözüne yer verilir. Esed bu ifadeyle geçmiş ve bugün arasına can yakıcı hattı çizer. Bir başka sayfada romanın adına da ilham olan İsmet Özel’in ifadesiyle, “kendi masalını yıkan” bir neslin romanıyla yüzyüze gelmekle, geçmişin aslında hiç geçmediğini, sadece öznelerin onları kuşatan aynalara yansıyan akisleriyle oyalandığı bir dönemin içinde olduğumuzu görürüz. O yılları yaşayan herkes bu romanı okuduğunda, “Kar yağarken, kirlenen bir şeydi yüzümüz” diyebilecek bir duruşu mutlaka hatırlayacaktır.
Özel’in bir sözüne daha atıfla yazıyı kapatalım: “İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise o insan artık kaybolmuştur. Kaybolmak nereye gideceğini bilememek, yani her yere gidebilmektir.”
Bugün “her yere gidebilen” okuyucuya bu roman, yürünmüş bir yolu bütün gerçekliğiyle anlatarak onları yaşanmışlara şahit tutuyor.
Selvigül Kandoğmuş Şahin, Kar Yağarken, Okur Kitaplığı, 2024, 277 s.
Hece Dergisi sayı 341 Mayıs / 2025
Yazar: Gönül Yonar