MECZUP MUSTAFA DİĞER MECZUBLARDAN FARKLI

MECZUP MUSTAFA DİĞER MECZUBLARDAN FARKLI

Yılmaz Yılmaz, gözünü dış dünyaya çevirerek hem hikayesini kolayca kurmuş hem de 2000 Kuşağı’nın sıkıntısını kolayca yakalamış, başarılı bir hikayeci..

10 Ocak 2013 Perşembe

Ömer Yalçınova yazdı

Sâlik Yola Düşünce (2010) ve Sabahleyin Bir Tantana (2012) isimli hikaye kitaplarının yazarı Yılmaz Yılmaz 1980 doğumlu. 1980’li olmasının hikayelerinde ayrı bir yeri var. Kendinden önceki kuşağa ait olan Abdullah Harmancı veya Ömer Faruk Dönmez’in hikayeleriyle karşılaştırıldığı zaman bu yer, ayrım, fark, özellik daha belirginleşir. Bu fark Yılmaz Yılmaz’ı kendisi yapar, içinde bulunduğu kuşağı görünür kılar, kuşağı içinde kendine sağlam bir yer sağlar.

Abdullah Harmancı, “Asâ” adlı hikayesinde, bir gencin karşısına çıkıp “Hâzâ kâfir!” diye bağıran birinden söz eder. Bu kişiye derviş, deli, meczup… ne denirse artık. Genç bu hitabın karşısında, o kişiyi aramaya çıkar, bulamaz. Ve araya araya o dervişe dönüşür. “Hâzâ kâfir!” hitabı gencin korkusu, yani gerçeğidir. Kimselere açamadığı, bir türlü çözümünü bulamadığı, sürekli kaçtığı, kaçmak istediği, belki de daha önce ifadelendirilmeyen, dile getirilmesinden bile korkulan gerçeği.

Bir kişiye, gerçeği dile getirdiği için mi deli denir? Deli olduğu için mi, bir sürü şey arasında, kişi gerçeği de dile getirmiş olur? Bilemiyoruz. İnsanlar belki de delilerden değil, gerçeklerden korkarlar. Delilerden korkarlar, çünkü delinin ne söyleyeceği veya yapacağı belli olmaz. Gerçeklerden korkarlar, çünkü gerçeğin ne yapacağı bellidir. Diğer deyişle gerçekle muhatap olmak, kişiyi vazifelendirir, kişiye ne yapması gerektiğini gösterir. Genç adam “Hâzâ kâfir!” hitabına kulak mı asmayacak, yoksa bu gerçek karşısında, değişecek ve kurtulacak mı?

Yılmaz Yılmaz’da çıkmazlara pek rastlanmaz, onda daha çok “boğulma” vardır

Harmancı’nın diğer hikayelerine baktığımız zaman da “çıkmazlar”la karşılaşırız. İyiyle kötü, doğru ile yanlış veya sevapla günah arasında kalan kahramanlarla… Çıkmazla fazla uğraşılmasından dolayı kötülük, suç, günah gibi konular sık sık devreye girer. Çıkmaz, kendi içinde binlerce çıkmaz doğurur. Selçuk Orhan’ın hikayelerinde de buna çok rastlanır. Orhan, her ne kadar, hikayeyi bu çıkmaz üzerine kurmasa da. Yılmaz Yılmaz’da ise çıkmazlara pek rastlanmaz. Onda daha çok “boğulma” vardır.

“Çıkmaz”la “boğulma” arasındaki fark -sanırım şiirde de böyle-, 90 Kuşağı’yla 2000 Kuşağı arasındaki farkla aynıdır. Yılmaz Yılmaz’ın “Meczup Mustafa”sı korkunç değildir. Kişiyi bir çıkmaza da sokmaz. Örnek bir kişiliktir bile denilebilir onun için. Ona meczup denilmesinin sebebi komiktir, Meczup Mustafa’yı daha da sevimli yapar. Onun sözleri bilgecedir. Kişi kendi derinliğince, onun sözlerindeki derinliği kavrar. Asasını kişinin suratına uzatıp “Hâzâ kâfir!” diye bağırmaz. Ne yapar? “Bugün senin bahtına üç Ayet el-kürsî ile bir Fatiha-yı şerife düştü, itmam eyle rıza-yı hak için.” der. Bir de herkese “efendibaba” diye seslenir. Bu şekilde kapı kapı dolaşıp “manevi rızık” dağıtır.

90 Kuşağı’nın kendi içine, kendi varoluş boşluğuna düşüren kahramanıyla; 2000 Kuşağı’nın ne yapılması gerektiğini gösteren kahramanı arasında fark. Biri kendi içine dönmeyi işaret eder; diğeri kendi dışına dikkat etmeyi. Biri bir defa görünüp kaybolur; diğeri hep mahallededir. Ona kahvehanede rastlayabilirsiniz, çünkü bir bardak çaya yedi tane küp şeker atar. Sonra da eline çay kaşığını alıp onunla oynar. Bundan çok mutlu olur. Gayet somuttur. “Hâzâ kâfir!” diye bağıran derviş tamamen mistik, soyut veya bir içses olarak da düşünülebilir. Meczup Mustafa Anadolu’nun neredeyse her mahallesinde bulunur.

Meczup Mustafa’yla bu olayın ne alakası var?

Meczup Mustafa’yla “boğulma”nın ne alakası var? Boğulma hissi Mustafa’yla alakalı değil, ona bakan, onu anlatan bakışla, başka deyişle 2000 Kuşağı’nın bakış tarzıyla ilgili. Yılmaz Yılmaz, Meczup Mustafa’yı İsmail Hoca’nın gözünden veriyor. İsmail Hoca nefes almak için Meczup Mustafa’ya bakıyor veya onu düşünüyor, kendince değerlendirmeye çalışıyor. Çünkü İsmail Hoca istediği kitaplara ulaşamadığında bile, boğulma hissine kapılıyor. Kitapçılar kitap getirmiyor, çünkü kitabın elde kalacağından, böylelikle zarar edeceklerinden korkuyorlar. Kitapçılar da haklı! O zaman ne yapılacak? Hiçbir şey yapılamaz.

Meczup Mustafa’yla bu olayın ne alakası var? Hiçbir şeyin yapılamayacağına dair çıkarılan mantıksal sonuç, boğulma hissini doğurur. Bir kitaba ulaşamadığı için boğulma hissi duyan İsmail Hoca, evi, ailesi, eşi, maaşı, kitabı olmayan Meczup Mustafa bakıp, nefes almaya başlıyor.

Kabul etmek gerekir; 90 Kuşağı tutkulu yazarlar. Harmancı veya Dönmez’in hikayelerinde bunu görebiliriz; yazmaktan haz alırlar. Anlatmaktan alınan zevk o kadar büyük ve vazgeçilmezdir ki bir anda araç olmaktan çıkıp, amaca dönüşebilir. Buna “çıkmazın tarifsiz tazyiki” de diyebiliriz. Çünkü “çıkmaz”, “boğulma”daki gibi ‘yapılabilecek hiçbir şey kalmadı’ gibi bir mantıkî sonuca dayanmaz. “Çıkmaz” için her zaman yapılabilecek başka bir şey vardır. Düşüncede paradoksların önemi bilinir. Paradokslarla uğraşarak yeni düşüncelere erişilir.

Yılmaz Yılmaz, gözünü dış dünyaya çevirerek hem hikayesini kolayca kurmuş hem de 2000 Kuşağı’nın sıkıntısını kolayca yakalamış, başarılı bir hikayeci. 

http://www.dunyabizim.com/Manset/12162/meczup-mustafa-diger-meczublardan-farkli.html