Sahici bir hayat için aşk iman ve devrim gerek

Sahici bir hayat için aşk iman ve devrim gerek

Ümit Aktaş'ın ilk halini 25 yıl önce verdiği ve bugüne gelene dek neredeyse bütünüyle değişen romanı 'Rüya'nın çıkış noktası, idealist ve dejenerasyona uğramış olan kuşaklar arasındaki çatışma ve düş kırıklıkları

 

 

ASIM ÖZ

Rüya, Ümit Aktaş'ın Adem'den sonra yayımlanan ikinci romanı. Okur Kitaplığı'ndan çıkan kitap, ele alınıp bir  solukta bitirilemeyecek, tüketilemeyecek bir roman. Çünkü, şimdiye dek az karşılaşmadığımız sıradışı bir kurgu. Ümit Aktaş'ın alıştığımız ama gitgide daha da yetkinleşen dil şenliği içinde imbikten süzülerek damıtılmış bir yoğunluk içinde sunuluyor. Aktaş'la romanını konuştuk.

Biraz anlatır mısınız Rüya'nın yazılış serüvenini? İlk cümle ne zaman yazıldı mesela?

Bu romanın ilk halini 25 yıl önce yazmıştım. Ama o ilk metin uzunca bir süre bir kenarda durdu. Daha sonra 7 yıl önce yeniden yazmaya başladım ve o zamandan bu yana da çok değişiklikler oldu.

Şiir, düşünce ve araştırma kitaplarınız yanında neden roman yazma ihtiyacı duydunuz? Yazmak sizin için nedir ve bu eylem içinde roman nasıl bir yer tutuyor?

Yazmak, okumalarımın ekidir desek, yanlış olmaz. Okumak bir yerden sonra yazmaya zorluyor. Roman elbet daha farklı bir alan. Kurguyu ve anlatıyı gerektiriyor. Benim açımdan ise roman, bir tür iç hesaplaşma. Öyle ki giderek dış dünyaya da yayılan, orayı da içselleştiren bir hesaplaşma. Şiir deneme ve romanlarda süre giden, sonu gelmeyen bir tartışma ve hesaplaşma.

Romanınıza, bir anlamıyla otobiyografik bir belgesel denebilir mi?

İçsel deneyimin öyküleştirilmesi açısından bunu söylemek mümkündür elbet. Ama ben bu deneyimi, zamanın ve mekânın da dışına taşırarak, bir anlamda soyut bir insan olmaklık'ın araştırması üzerine yoğunlaştırdım. Burada anlatılan tam olarak ben miyim? Belki tüm insanların olacağı kadar; belki de aslında hepimizin içinden geçtiği kadar. Benin derdim aslında bir olayı değil, bir durumu, hepimizde ortak olan bir sorunu anlamak ve anlatmak. O yüzden yan öykülerden mümkün olduğu kadar kaçındım. Elbetteki zamana ve mekâna değen yerler var; iç ve dış kontürler, enfüs ve afak.

Özelde konunun seçilişi nasıl oldu? Malumunuz, edebiyatımızda toplumsal-sosyal konuların bu denli derinine sık inilmez...

Konunun temeli çok eskiye dayanmakta. Leyla ve Mecnun ve Romeo ve Juliet'e dair anlatılar ve bunların bir doğu ve batı çatışması/kesişmesi ekseninde ve elbette aşk ekseninde sorunsallaştırılmasına. Tabii meseleye bu denli kökensel bir yaklaşımda bulununca, konu ister istemez aşk etrafında yaşanan iktidar çatışmasına ve Türkiye'nin iki kuşağı arasındaki asimetriye de dayandı: İdealist ve dejenerasyona uğramış olan kuşaklar arasındaki çatışma ve düş kırıklıklarına.

Sahiden biz kimiz, farklı aidiyet duygularıyla kendimizi nereye ait hissediyoruz?

Birçok insan, aşk gibi, iman ya da devrim gibi sahici deneyimlerden geçmedikleri için, kendilerinin ya da sevdiklerinin aslında kim olduğunu bile anlamaksızın, belli bir rutin içerisinde hayatını bitirir. Kim olduğumuzu anlamak için, kendimiz kadar muhataplarımızın da yüzlerindeki maskelerin indirilebildiği bu tip kökensel deneyimlerden ve ilişkilerden, kavgalar ve hesaplaşmalardan geçmek zorundayız. Aksi halde hayat, tarafların kendilerine dağıtılmış olan belli rolleri oynadıkları bir maskeli balodan öteye gitmez.

Romandaki karakterler çok fazla değil. Bu tipleri yaratırken neyi amaçlıyordunuz?

Romandaki karakterler gerçek kişiler değil. Tıpkı Adem'deki Adem ve Havva'nın da gerçek kişiler olmadığı gibi. Ama bu gerçek olmayış, sadece hayat içerisinde bir karşılıkları olmadığı anlamına gelmemekte. Yoksa onlar, bir anlamda yaşayan insanların birçoğundan daha gerçekler. Karakterler zaten Leyla ve Mecnun ve Romeo ve Juliet'teki karakterleri çağrıştırmakta; belki de onları günümüze taşımakta. Dolayısıyla burada kişilerden ziyade tiplerden ve temsillerden söz edebiliriz; olaylardan ziyade ise durumlardan.

Bundan sonrası için üzerinde çalıştığınız bir şeyler var mı?

Evet var! Sanırım seneye yayınlayabilirim. Yeni bir düşüş romanı. Ama bu kez köyle şehir arasında kurulmakta simetri/asimetri. Adem de cennetten düştüğünde yaşayacağı bir yer aramıştı kendine, bir melce. Biz de işte hep o gelgitleri yaşarız. Hayatımız hep o temel arayış ve adanış ikileminde geçer. Bulduğunu zanneden aldanır; çünkü biz aramaya yazgılıyız, bir sefer halinde olmaya yani. Kitaplar da işte böylesi bir seferin güzergâhları değil mi? İster yazalım, isterse okuyalım!

Her insan düşer Adem gibi

İlk romanınız Adem'le benzeşen yanları var Rüya'nın. Hatta düşüş kavramı ekseninde ilk şiir kitabınız Cennetten Düşüş'le..

İnsanlığın temel anlatısı değil mi Adem ile Havva? Adem'in öyküsü, bir anlamda hepimizin öyküsü. Kuran'ın da en önemli kıssalarından olan Adem kıssası üzerinde ne kadar konuşulsa da az. Derinleştirilmeye çok müsait zengin metaforlar, teşbihler içermekte bu kıssalar. Benim için de çok önem taşımakta Adem ve onun, onların cennetten düşüşleri. Ki, hepimizin hayatında yok mudur bu? Hepimiz de bu tip trajik düşüşler ve çıkışlar yaşamayız mı? Hayatımıza yön veren ve hakikate temas eden anları? Nitekim romandaki karakter de bu tip bir düşüş yaşamakta. Aşk da orada belirmekte zaten. Çünkü bu bir anlamda üşüyen ve yalnızlaşan ruhumuzun ihtiyacına binaen değil midir? Aşk bizi çağırır bu anlamda. Ne kadar derinlere indiğimiz ya da ne kadar yalnızlaştığımız ve bu ruh üşümesini yaşadığımızla da ilgilidir elbet bu çağrı. Ama o asla altında yurtlanacağımız, sığınacağımız bir çatı değildir. Ya da ruhumuzun sakinleşip ısınacağı bir barınak ve sükunet de değildir. Yoğun bir çatışma ve bir seferdir daha çok. O yüzden trajiktir her öykü. Sanırım bunu bir sufinin o gelgitlerle dolu yolculuğuna da benzetebiliriz.

YAYIN TARİHİ: 20.04.2010

http://yenisafak.com.tr/KulturSanat/?i=253022