Salik ve Çağrışımlar

Salik ve Çağrışımlar

Ah Ben (Tatarlı Günlüğü)
 
Hüdayi Can
 
16 Ocak 2011, Pazar
 
Bir Pazar sabahı ve evdeyim. Ne zamandır böyle bir şey olmamıştı. Dün hep isteyip duruyor diye Zeynep’i Dinar’a götürdüm. Markette Âdem Hocayla karşılaştık. Alışkanlık yapacağını söylemiştim, dedi. Öğleden sonra kömür geldi. Şimdiye kadar 50 torba kömür yaktık. 40 torba daha aldım. Yani bir ton. Bir ton kömürü merdiven altına ve arkadaki depoya yerleştirdim. Kapkara oldum.
 
Bu hafta Yılmaz Yılmaz’ın ilk hikâye kitabını okudum. Geçen yıl “kitapyurdu”ndan birkaç koli kitap almıştım. Bu kitap da o kolilerden birindeydi. Ara ara bazılarını okumuştum, bu kitap için kısmet bugüneymiş.
 
“Sâlik” son zamanlarda okuduğum en iyi hikâye kitabıydı. Hiç ilk kitap acemiliğine rastlamadım. Mesela farklı tarzlar, oturmamış bir şeyler olur genelde ilk kitaplarda. Daha çizgisini bulamamışlık, dilde, anlatımda arayışlar içinde olmak vs… Hiç böyle bir durum yoktu.
 
Kitabı okuduğum iki gün boyunca yer yer gözlerim yaşardı durdu. Hikâyeler içimde bazı hassas tellere dokunuyordu sürekli. Hayatın gerçekleri, acı şeyler anlatılıyorsa böyle olurum ben. Mesela Cihan Aktaş hikâyeleri okurken ya da Knut Hamsun romanı… Ne alaka diyesi geliyor insanın değil mi? Evet, tarzında, içeriğinde bir benzerlik olmayabilir bunların, benim içimdeki hangi tellere dokunduklarıyla ilgili bir benzerlik var belki.
 
Kalbini satmak isteyen birinin hikâyesi vardı. Şaşırdım kaldım. Kısa süre önce iş icabı üçüncü kez okuduğum “Kalp Ölümü”nün hareket noktasıyla aynı yerden hareket ediyor hikâye. “Kalp Ölümü” daha yayınlanmadı. Yakında çıkacak. Kaybolan kalpten başka bir hikâyede de bahsediyor Yılmaz. Üzerinde çokça kafa yorduğu bir mesele olmalı. İnsanlara tepeden bakan muhasebeci, eski dille yazı yazdıran eskimiş iş adamı, siste kalan adam, eylül korkusuyla bir kasabaya kaçan esnaf öğretmen, hikâyesi üç kez yazılan kadın, sevgisiz babalar, anneler ve onların çocukları hep etkileyici kahramanlardı.
 
Tabi özellikle “yol” konulu, “salik”, “derviş” karakterli hikâyeler sardı / sarstı beni. Gözlerimin yaşardığı yerler de oralar oldu en çok. Şöyle bir parçayla karşılaştım mesela:
 
“- Anlamıyorum, bu kalabalık nereye gidiyor?
 
- Ölüme evlat, ölüme…
 
- Ölüme çıkmayan sokak var mı?
 
- Ölümden geçmeyen sokak var mı?”
 
Bu parçayı okuyunca daha önce bir yerde buna benzer bir şey okuduğumu hatırladım. Biraz hafızamı zorlayınca buldum da. Bir şiirde buradaki ilk cümleye benzer bir mısra okumuştum. Sanırım Bahattin Karakoç’un “Seyran” adlı kitabındaydı bu mısra. O kitap belki benden bile yaşlıdır. İkinci baskısı da yok muhtemelen. Yılmaz’ın o kitabı gördüğünü sanmıyorum. Şiirin bir dörtlüğü “Elveda, ölümlü âdem.”diye bitiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bazen hafızam iyi çalışıyor gerçekten, beni şaşırtıyor.
 
Bir yerde de derviş şeyhin kapısının gıcırdadığını fark ediyor, yağlamayı düşünüyor:
 
“Efendim, kapınızda bir enin var…” diyor. Çok edepli bir şekilde izin istiyor yağlamak için. Şeyh yağlanmasını istemiyor kapının:
 
“Onun bize ölümü hatırlatması hizmettir imdi…” diyor. Altını çizdiğim yerlerden ikisi bunlar. Bir iki yer daha var ama tanıtım yazısı yazmıyoruz burada günlüğe not düşüyoruz, bu kitabı sevdim, tekrar dönmek gerekebilir anlamında…
 
Ve bir not daha, Mehmet Öztunç haklıymış. Bir ara “… Mesela Yılmaz Yılmaz var, hikâye yazıyor, belki farkında