SELVİGÜL K. ŞAHİN İLE SÖYLEŞİ

 

SELVİGÜL K. ŞAHİN İLE SÖYLEŞİ

Selvigül Hanım, doksanlı yılları, o yılların gençliğini anlattığınız “Kar Yağarken” romanınız bu günlerimize nasıl bir ayna tutar, bugünün gençliğini bir yüzleşmeye taşır mı sizce? 

 

Edebiyatın, romanların, hikâyelerin yaşadığı döneme ayna tuttuğunu görürüz. Romanlar, hikayeler, öyküler ve dahi şiirler, yaşanılan dönemin nabzını tutmaya çalışırken aynı zamanda edebi tarih olarak acıları, savaşları, kıyımları, yoklukları, aşkları ve dahi pek çok durumu da şerh düşmüş olurlar tarihin sayfalarına. Sağlam edebiyat eserleri, güçlü ve o denli de usta yazarlar tarafından kaleme alındığında, tarihsellikten daha doğru yansıtabilirler yazıldıkları dönemleri. 

Roman da diğer türlerden ayrı olarak pastoral manzaralardan ve hayatlardan ziyade arayışlarla, kavgalarla, kişilik ve kimlik sorgulamaları ile şekillenen mücadeleleri, toplumun sosyal ve psikolojik hallerini yansıtır diyebiliriz. “Kar Yağarken” doksanlı yılların sancılı, zorlu, mücadele dolu yıllarını anlatan bir arayış hikâyesi olmakla birlikte, gençlerin şahsiyetli duruşlarını, arayışlarını, sancılı sorgulamalarını, aileleri ve kendileri ile ters kimlik oluşturmalarını anlatan hakikat arayışıyla kendilerini inşa etme yolculuğu. Bu noktadan baktığımızda kendine yürüme, kimlik inşası her daim gerçekleşen, her dönemde gençlerin içinde bulunduğu bir hâldir diye düşünüyorum. Aynı zamanda, dumura uğrayan, ruhlarda gerçekleşen devrimlerle yaşanılan manevi hayatın yavaş yavaş dünyevileşerek, maddi olana duyulan hazzın zorlayıcı bir etken olarak yaşantıları kuşatmasıyla, bugünün dünyasında bir yüzleşmenin ve sorgulamanın da yaşanacağını düşünüyorum. Doksan kuşağının, muhalif duruşuyla, kendi ülkelerinde yok sayılırken, eğitim ve çalışma haklarının ellerinden alınmasıyla hangi bedelleri ödeyerek, kendilerinden sonraki nesillere yol olduklarının hikayesini okumak, bugünün gençliğine, bir muhasebe, içsel bir sorgulama da yaşatacaktır diye umut ediyorum. Bu dönem gençliğine, kendilerinden önceki nesillerin hikâyesi, derin duyarlılıkları, sancılı sorgulamaları, inandıkları uğruna verdikleri eşsiz mücadele ilham olur, yol açar inşallah.   

 

Romanı yazarken gerçek dünyayı, yaşanmışlıkları romanın kurgusal dünyasına yansıtmak zor oldu mu acaba, anlatımda dengeyi nasıl sağladınız?   

 

Edebi eserlerde özellikle hikâye, öykü ve romanlarda yaşanılan toplumsal olaylar, kişilerin yaşadıkları psikolojik durumlar, acılar, kayıplar, aşklar, fırtınalı sorgulamalar mutlaka eserin ana konusunu oluşturur. Yalnız yazar eserini inşa ederken bu yaşanmışlıkların gerçekliğini dönüştürerek, ham halde olan olayları işleyerek eserinde yeni bir kurgusal gerçeklik oluşturur. Bu kurgusal gerçeklik itibari bir dünyadır. Eserin kendine ait bir kurgusal gerçekliğinin olması önemlidir, böylelikle yaşanılanlar ham halde edebi eserde yer almamış olur. Hayatın gerçekliği ve sanatın gerçekliği böylelikle birbirlerini beslemiş olurlar çakışıyor gibi görünseler de. 

Gerçeklik ile kurmaca metin arasındaki denge sizin de sorduğunuz gibi çok önemlidir.  Öncelikle kurmaca metin her zaman söylediğim gibi yaşanmışlıklardan, hayatın damarlarından süzülüp gelmeli diye düşünüyorum. Yaşanılanlar, olaylar, insanlar en önemli ilham kaynağıdır. Ama yaşanılan ne olursa olsun ne kadar derinden yaşanırsa yaşansın, bu durumlar esere olduğu gibi ham halde aktarılmaz. Üstat Sezai Karakoç, “Edebiyat Yazıları I” kitabında anlamlı cümleler kurar taklit ve yaratmayla alakalı: 

“Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi oldukça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı anladıkça da yoğunlaşır.” (Edebiyat Yazıları I sf: 33) 

Edebiyatın, sanatın imkânları kullanılarak imgesel, sembolik, metinlerarasılık, bilinç akışı gibi tekniklerle yazınsal ve estetik kaygıları da göz önünde bulundurarak, kurgu ile gerçeklik iç içe geçirilerek, estetik, etik, sözün ve anlatının zirve yaptığı edebi bir yapıt oluşturulmaya çalışılır. Bu ne derece gerçekleşir, yazar bunu nasıl başarır, eserinin okurda ve edebi kamuda bulduğu karşılıkta, yıllar geçmiş dahi olsa eserin zamanın ince eleğinden geçerek yıllar sonraki okuyucuya da hitap etmesinden anlaşılabilir.  

 

Roman bize bir okuma izleği de sunuyor. Bu minval üzere soracak olsam doksan kuşağı nasıl okumalar yaparlardı, bu sorunun cevabı kitap sayfalarında olsa da siz bu konuda neler söylersiniz? 

 

Doksan gençliği olarak okuyan bir nesildik. Bu okumalar Doğu – Batı ayrımı yapmadan, entelektüel çaba ile çapraz okumalar şeklinde olduğu gibi evrensel duyarlılığı da yakalamaya odaklı okumalardı. Şöyle ki; elimizde sadece kitaplarımız vardı. O kitaplarla araştırıyor, sorguluyor, dersler yapıyor, seminerlere katılıyor ve durmaksızın öğrenme, yaşama azmiyle yol almaya çalışıyorduk. Kendi kuşağım şu anda önemli yerlerde konumlanmış durumda. Siyasette, akademide, hukuk alanında, eğitim alanında, medyada önemli çalışmalar yapıyorlar. Şu bir gerçek, hepsinin istisnasız çok çalışkan, sorumluluk sahibi oldukları ve kendi emekleri ile bir yerlere geldikleri. Bizler öğrenciliğimiz süresince hep çalıştık, ek işler yaptık böyle yapmak zorundaydık. Refah yoktu günlerimizde. Tabi bu durum da bizleri mücadeleci olmaya sevk etti.  

İlk vahiy de Rabbimiz;  “ikra” “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diye seslenir. Okuyarak hakikate yürümek, okuyarak iç dünyamızı inşa etme yolculuğumuz, bilinçlenmemiz, sorgulamalar yapmamız ve bunu çapraz okumalarla derinleştirmemiz manidardı. Marks’ın Kapital’ini de okuyorduk, Fanon’nun Lanetlilerini de. İsmet Özel ile Rilke’yi, Cahit Zarifoğlu ile Aragon’u okuyorduk. Camus’un Yabancı’sını, Necip Fazıl’ın Cinnet Müstatili ile okuyorduk. Sartre’ı, Sezai Karakoç’u, Nurettin Topçu’yu okurken asıl okunması gereken yegane ‘Kitap’a yollar açıyorduk yüreğimizin derin sorgulamaları ile… 

Kitap sayfalarından kendi iç dünyamıza, maneviyatımıza yürüdüğümüz yıllarda cep telefonları yoktu, internet sınırlıydı, sosyal medya yoktu. Tabi tüm bunlar bizi sağlam okurlar yapıyordu. Okumaya odaklanmak, okuma kulüplerinde dersler yapmak bizim için zor olmuyordu. Romandaki kahramanlar da doksan kuşağının kurgusal yansıması olarak okuyan, sorgulayan bir nesil olarak anlatıldı. Ve kitap okundukça bir okuma izleği de oluşmuş oldu.  

 

Romanda gençlerin kimlik arayışıyla birlikte aileleriyle çatışmalarını da okuyoruz. Bu bir bakıma kuşaklar arasındaki görüş ayrılığı, yaşam tarzında meydana gelen değişim sonucu oluşan gerginlikle meydana gelen bir çatışma. En yakın aile üyeleri görüş ayrılığıyla birbirlerine düşman kesiliyorlar, bu durumları kurguya aktarmak zor oldu mu, özellikle Çiğdem karakteriyle babası Namık Bey kurgusal karakterler mi, gerçekte böyle karakterler var mıydı? 

 

Çiğdem nahif yapısına rağmen güçlü bir karakter. Ve babasıyla aralarında hiçbir zaman oluşmayan muhabbet, baba kız ilişkisi de hayatında yaptığı radikal dönüşümle hepten kopuyor. Saliha ile birlikte Çiğdem okumalar yapıyor ve bu okumalarında Kafka’nın babasına yazdığı “Babaya Mektup” kitabıyla yaşadığı travmatik durum arasında bir bağ kuruyor. Çiğdem’in içinden sessiz haykırışlarla, sorgulamalarla, itiraflarla yazdığı mektuplar var. Onun iç sesi, babasına içten sitemi bir bakıma adrese ulaşmayan mektupları diyebiliriz… 

Çiğdem inandığı değerler için bir savaş başlatıyor. İnancı ona cesaret veriyor ve babasını karşısına alıyor. Babası Namık Bey özde iyi bir insan, iyi bir baba ve kızı için hayatı kolaylaştırmaya, onun yaşantısını garanti altına almaya çalışıyor. Ama Namık Bey’in de inandığı değerler var. Ve bu öyle bir inanç ki kızını tehlikede görüyor. Kızının Allah’a olan inancı ona göre istikbalinin sonu, hayatının kararması. Modern bir şekilde yetiştirdiği, Avrupa’ya ihtisas yapmaya göndermeyi düşündüğü kızı, bir gün karşısına örtülü bir şekilde çıkıyor. Tabi bu durum Namık Bey için de kolay hazmedilecek bir durum değil. Kendi çevresinde, sosyal ortamlarında böyle bir örtünme yok. Ve kendince örtüye de yüklediği bir anlam var. Bu tabi yıllardır bu topraklarda sonradan oluşturulmuş, maneviyata, manevi değerleri temsil eden her durum ve hale karşı oluşturulmuş bir karşı koyuş. Çiğdem okuyan, kendini bulmaya çalışan ama saygılı bir evlat. Bu evladın kendini gerçekleşmesine, inandığı gibi yaşamasına tahammül edemiyor babası. Bu durumu inandığı ve korumaya çalıştığı, içinde bulunduğu ortama bir savaş gibi algılıyor.  

“Defolun, defolun hemen, sizin gibi yobazlara yer yok evimde. İkiniz de defolup gidin hemen… Sizi gidi örümcek kafalılar! Biz neyin mücadelesini veriyoruz yıllardır ya, hadi hadi hemen defolun terk edin burayı!” diyerek İstanbul’un kar fırtınası yaşadığı bir gece yarısı kızını ve hanımını evden kovuyor.  

Geçenlerde görüştüğüm Yıldız Ramazanoğlu ablamız, roman için, “Gerçekten sahici bir roman” diyerek görüşlerini belirtmişti. Namık Bey, Çiğdem kurgusal karakterler. Onlar benim hayal dünyamın kahramanları, gerçek değiller. Ama bu durumları birebir yaşayan arkadaşlarımız oldu. Belki de ondan sahici bir anlatı yazabilmek nasip oldu bana. Sanat acıları estetize ediyor bir bakıma. Romanda yaşanılanlardan daha ağırlarını yaşayan arkadaşlarımız oldu yasaklar sebebiyle. Buna kuşak çatışması da denilebilir ama aslında inandığı gibi, imanını aşk gibi yaşayan gençlerin varolma mücadelesiydi yaşananlar. O nedenle de romanın içinde bazı ayetler nefes alıp veriyor. Gençlerin yüreklerinde, vakıfta namaz kılarken Hud Suresi’nin muhteşem ayetleri yankılanıyor: “Sabah da yakın değil mi?” diye… Sonra tüm çatışmalardan, verilen tüm mücadelelerin arkasından gençlerin sadrını genişleten ayetler çıkıp geliyor zorlu zamanlarına: “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura erer.” 

 

Romanda iki genç kız üzerinden güçlü ve o denli de samimi bir dönüşüm hikayesini kaleme almışsınız. Sanki erkek karakterler daha arka planda kalmış gibi. Bunu bile isteye mi yaptınız acaba? 

 

Doksanlı yıllarda yaşanan gençlerin dönüşüm ve inandıkları gibi yaşama mücadelesi daha çok üniversiteli kız öğrencilerin üzerinden yürüdü bence. Erkekler de büyük dönüşümler yaşadılar. Ama kızların dönüşümleri görünür olduğu için daha çok dikkat çekti diyebiliriz. Genç kızların, modern bir görünümden inanca dayalı giyim tarzına geçmeleri, tesettüre bürünmeleri, okullarda, kamusal alanda ve aile içinde tepkilere yol açtı. Nilüfer Göle’nin “Modern Mahrem” kitabında da bahsettiği kızlar bu kızlardı, entelektüel, okuyan, kendini geliştirmeye çalışan azimli, çalışkan kızlar. İnanan, namaz kılan, sakalı da olmayan genç bir erkek öğrenciyi diğerlerinden ayıramazsınız. Ama bir hafta önce bulicinler giymiş, saçları gayet bakımlı bir genç kız bir hafta sonra aynı derse tesettüre bürünmüş şekilde gelince dikkat çekiyor. Kızların tekâmül yolcuğu, fikirsel ve inanç eksenli dönüşümleri o döneme ait bir durumdu sanki. Ve ben yıllarca bu romanı içimde gezdirdim. Bu roman bizim kuşağımızın romanıydı, bizim romanımızdı. Roman boyunca bir yolculuğa tanık oluyoruz. Bu yolculuk derin, içsel, aşk kuşanmış bir yolculuk.  

Yürek elbet acıyor esvap değiştirirken, bizden artık akması beklenilen kan da aktı, kovulduk ölümün geniş resimlerinden” diyor ya İsmet Özel Erbain’de, iç dünyada yaşanan bir dönüşüm var ve bu kolay olmuyor. Ama o denli de sağlam oluyor. Çünkü önce yürekte yaşanıyor. Tıpkı Mekke döneminde ilk iman eden müminlerin Rablerine samimiyetle aşkla iman etmeleri gibi yürekte başlıyor devrimsel sancılarla. Bu hâl dışarı yansıyınca çok güzel yansıyor. Kabuk değiştiriyorlar evet ama bu öyle bir dönüşüm ki üzerlerindeki örtüler onların nurani çehrelerine yakışıyor, takva örtüsü arama telaşıyla sarındıkları örtüler halini alıyor. Hiçbir kaygıları yok, nasıl görünürüm, şık mı olur giydiğim diye...Estetikten uzak samimi örtülerle kendilerine yürüyorlar. Bilmiyorum bazen düşünüyorum o dönemde bu şekilde bir örtünme oldu ama daha ortalama olunabilir miydi? Bu soruyu da bu günlere geldiğimizde soruyoruz. Muhalif olarak çıktıkları yolda kendilerini güçlü bir şekilde içsel yürüyüşün derinliğiyle inşa ediyorlar kızlar. Şimdi ise bambaşka bir hâl aldı örtünmek… Ne yazık estetik kaygılarla birlikte, içi boşalmış, kabukta kalan, aksesuar halini almış olan bir örtünme biçimiyle karşı karşıyayız. Bir türlü orta yolu bulamıyoruz sanki. Oysa ifrat ve tefritten uzak, vasat hâlde, dikkatleri çekmeden, ruhları da örten takva örtüsüne yaklaşmaya çalışarak, estetiği de esgeçmeden bu yapılamaz mı? 

 

Romanı okurken mekanların tasviri dikkat çekici, ressam olmanız hasebiyle gözlem gücünüz tahkiyelerde kendini hissettiriyor. İstanbul’un semtleri neredeyse bir ruha bürünmüş. Sizce edebi metinde, mekân önemli mi ve ne derece kahramanların ruhlarına sirayet ediyor? 

 

Şehirler her daim romanlarda önemli yer tutarlar. Çünkü şehirlerin ve dahi semlerin de ruhu vardır. Örneğin hemen aklımıza “Fatih Harbiye” romanı gelir Peyami Safa’nın, sonra “Huzur” romanında İstanbul adeta bir karakter gibi derinlikli, oylumlu ve tüm kültürel mirasıyla, medeniyet değerleriyle yer alır satırlarda. Yine Yakup Kadri’nin “Ankara” adlı romanı vardır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün tabi. Tarlabaşı’nı anlatırken, ‘Rilke’nin Malte Laurids Bridge’nin Notları’ndaki Malte’nin duyarlılıklarıyla örtüşüyor olması bir bakıma şehirlerin de kahramanların ruhuna dokunduğunu gösteriyor. 

“Saliha Tarlabaşı’ndaki sokakta, sonra o dağınık, rutubetli ve tütün kokan erkek öğrenci evinde, derin bir yalnızlık hissi duymuştu. Bu his ona Malte’nin yazarı Rilke’nin metropol korkusunu hatırlatmış, ölümü ve yokluğu hissedip bunu eseriyle hatırlatın şair gibi mistik bir arayışın peşine doğru sürüklendiğini anlamıştı.” Derken Batı’da ve Doğu’da bir arayış hikayesinin karşılaşmasını okuyoruz. 

“Bu şehir çok büyük ve kıyılarına kadar acıyla dolu” diye bahseder Paris’ten Rilke ve roman kahramanı Malte bu şehirdedir. Saliha işte tam da Tarlabaşı’ndan bu hissi duyumsuyor. Oranın ruhu tıpkı Malte’yi nasıl etkilemişse Saliha’yı da etkiliyor. Ve yine romandan manidar bir alıntı yapmak istiyorum:  

“Pelte pelte insan kalabalığı ile üzerime akan sokaklardan itildim. Karnavaldı ve akşamdı, insanların bol vakitleri vardı ve sürükleniyorlardı, birbirlerine sürünüyorlardı. Açık yaralarından akan irin gibi ağızlarından kahkaha taşıyordu.” İşte tam da burada Saliha ortak bir duygusallıkla bakıyor bakıyor yaşadığı şehre, sokaklara, evlere, akın akın oylar ve caddeler oyu akan insan seline. Topyekûn yaşanan duyarsız yaşantıların yalnızlığına, çaresizliğine… O kendine yürümeyi seçmişti. Kendine yürümüş, içinin dehlizlerinde bir bilinmezden ilerleyerek acılarla boğuşarak bulmaya çalışıyordu hakikate giden yolu.  

Hala arıyordu, hala yollardaydı…” 

 

Romanda arka fonda Körfez Savaşı var sonraları Bosna Savaşına da yer veriyorsunuz. Bu savaşlar kahramanların kimlik arayışlarında ve yaşanan trajedilerle aidiyetlik noktasında sorgulamalar yapmalarında nasıl bir etki yapıyorlar acaba? 

 

Gençler, gerçekleşen bu savaşlarla, Ortadoğu’nun ateşe verilmesiyle, dünyada oluşturulan dengelerin, belki de ilk başlangıç yıllarına tanık oluyorlar. Hakan Albayrak’ın “Dengeler Uğruna” diye tam da bu dönemde yazdığı nefis bir şiiri vardır.  Roman Körfez Savaşı ile başlıyor. Ve gençleri sorgulamalara itiyor bu durum. Kimlik bunalımı yaşıyorlar. Ait oldukları taraf neresi diye sorgulamalarla ekranlardan akan savaşlara tanık oluyorlar. Özellikle baş karakter Saliha’yı Irak Savaşı ve esirlere yapılan zulümler derinden etkiliyor. Her şey onun için anlamını yitiriyor. Tüm okudukları, bildiği tüm gerçekler anlamsızlaşıyor. Ve tüm bu travmatik hâl sonucu kitaplarını sobada tek tek yakıyor. Bu onun arayışının başlangıcı aslında. Sonrasında gerçekleşen Bosna Savaşı da ait oldukları tarafı onlara hatırlatıyor. Batı’nın acımasız yüzüyle karşılaşıyorlar. Ve kendilerini sorguluyorlar. Hangi tarafta olmaları gerektiği noktasında sancılar yaşıyorlar. Batılı bir halde giyinmiş de olsalar Müslüman olduklarını ve ne yazık ki ne kadar Batı’nın ortasında olursa olsunlar, ne kadar modern bir yaşantı yaşamış da olsalar isimleri sadece Ayşe, Mustafa, Ali, Fatma, Hüsrev olduğu için soykırım yaşayan Boşnakların mücadelesi kahramanlarımızın da uyanışına vesile oluyor. Yaşanan soykırımlarla, Ortadoğu’nun ateşe verilmesiyle başlayan savaşlarla kahramanlarımızın da yüreklerinde kendi arayışları başlıyor ve kendi ruhsal inşaları ile maneviyata doğru yönelişleri de başlamış oluyor. Ne yazık hiçbir şey değişmiyor, şimdi de Gazze soykırımını yaşıyoruz. Bu soykırım da ülkemizde ve batı ülkelerinde büyük uyanışlara vesile oldu. 

 

Romanın hitama ermesi 28 Şubat’ın soğuk günlerine denk geliyor.  Şubat’ın sert ikliminde, yasakların en katı biçimde başladığı dönemde roman son buluyor, bu bir tercih mi acaba? 

 

Özellikle 28 Şubat gerçekleştiğinde roman hitama eriyor. Bu romana 28 Şubat romanı da diyebiliriz ama 28 Şubat sonrasında ve öncesinde yaşananlar aslında romanlara sığmayacak acılar ve yaşanmışlıklardı. Yeterince 28 Şubat romanları yazıldığını düşünmüyorum. Direnen gençler, istikballerini feda ederek, geleceklerinden vazgeçtiler, Ailelerinden, sevdiklerinden uzaklaşarak, adeta onları karşılarına alarak tıpkı ganimetlere koşan Uhud Dağı’nı terk eden okçular gibi değil de Uhud Dağı eteklerinde bekleyen ganimetlere koşmayan, ayaklarını sabitleyerek Allah’ın ayetlerine tutunanlar gibi, vazgeçtiler. Bunu “Hicret” adlı bir öykümde de yazmıştım. 28 Şubat’ın sert iklimine, direnç gösteren bu inatçı, imanı yüreklerinde aşk gibi yaşayan gençliğin nelerden vazgeçerek, nasıl bir süreç yaşayarak güçlendiklerini, nasıl dik durduklarını anlatmaya çalıştım sanırım. Roman kendini böyle yazdırdı aslında. 28 Şubat’ı yazmaya kalemim ve yüreğim yetmez diye düşünüyorum. Zekiye Yağmurcu geliyor aklıma, diploma alamayan pek çok ablamız, hayatları kararan pek çok subay, asker, öğretmen, yönetici… Ama Zekiye Yağmurcu 28 Şubat’ın derin yarasıdır, öğretmen olduğu okuldan uzaklaştırılmış, 14 yıl sonra öğretmenliğe dönmüş de olsa, rutubetli, karanlık, bodrum katlarında tekstil atölyelerinde çalışmaktan iki çocuğuna sahip çıkmak için çırpınıp dururken kansere yakalanmış ve genç yaşta aramızdan ayrılmıştır. Rahmet olsun. Nice acıların yaşandığı, romanlara, hikayelere ilham olabilecek hayatlar var. Bir de Hatice Kanlıtaş vardı. On yıl sonunda Tıp Fakülte ’si diploması alan bir kardeşimiz. Onunla ilgili yazılarım ve röportajım var. Bu örneklerin sayısı oldukça fazladır. Sibel Eraslan’ın Güzeyya’sı vardı, merak edenler, Saklı Kitap’tan okuyabilirler…  

 

https://edebistan.com/soylesiler/selvigul-k-sahin-ile-soylesi