SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN’LE SÖYLEŞİ

SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN’LE SÖYLEŞİ

En zor öyküyü yazıyorum. Çünkü öyküyü önemsiyorum. Ve her öyküyle bir önceki yazdığımı tekrar etmek istemiyorum. Kendimi öykücü olarak tanımlıyorum.

 

1 Haziran 2013

Söyleşi: Mihriban İnan Karatepe

-Değerli arkadaşım, öncelikle farklı edebi türleri deneyen bir yazar olarak son kitabın ‘Savrulan’la yine öykü türüne prim vermiş olmandan dolayı bir okurun olarak tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum. Bu bağlamda farklı türlerde yazmanın imkân ve zorlukları nelerdir senin için; sormak isterim ve kendini öykücü, deneme ya da gezi yazarı kimliklerinden hangisine daha yakın hissettiğini…

-Sevgili Mihriban, öncelikle teşekkürlerimi sunuyorum. Farklı türlerde yazmak aslında çok zor olmuyor. İlgi alanı ve hassasiyetlere göre değişen bir duyarlılık sonucu bu türlerle ilgili çalışmalarım ortaya çıktı. Gezi yazılarım, mukaddes beldeleri ziyaretlerim sonucu, orada yaşadıklarımı anlatma paylaşma ihtiyacı sonucu yazıldı. Kudüs’ü birçok edebiyatçı görmeden şiirlerine, yazınsal metinlerine taşır ama ben gidip gördükten sonra anlatma ihtiyacı duydum.  Mekke, Medine, Meşhed’e gidince de bu paylaşım duygusu yakamı bırakmadı. Bir de seyahatle insanın mekânları temaşası, şahitlik noktasındaki muhataplığı bambaşka bir öğretiyi insanın zihnine kazıyor. Gezerek, farklı kültürlerdeki zenginliklere konuk oluyorsunuz. Bizim anlam dünyamızda değer ifade eden kutsallıkları ve bu kutsal mekânlardaki duyarlılıkları yaşayarak yazmak ise sorumluluk gerektirir düşüncesiyle kaleme alınan yazılardır. Sonrasında nasip oldu ülkemde gezdiğim şehirleri bir seyyah duyarlılığı ile kaleme almak… En zor öyküyü yazıyorum. Çünkü öyküyü önemsiyorum. Ve her öyküyle bir önceki yazdığımı tekrar etmek istemiyorum. Kendimi öykücü olarak tanımlıyorum. Zaten yazdığım denemelerde ve gezi yazılarında da öykücüğüm ağır basıyor, kalıplaşmış deneme metinlerinin sınırlarını zorlayarak kalemime uygun bir dille  yazıyorum…

-Öykülerinde birbirinden farklı insan profilleri var. Eylemci, öğrenci, gündelikçi, işçi, evli, çocuklu, genç, yaşlı vb. Bu karakterler farklı anlatıcılar ağzından ete kemiğe bürünüyorlar. Bir hanım yazar olarak kimi öykülerde bir erkeğin ya da küçük bir çocuğun ağzından rahatlıkla anlatabildiğini gördüm. Bilhassa  ‘Kırk Taş’ öykündeki kadın kahramana ise kendi ruhundan giydirdiğini düşündüm. Kuşkusuz kurmaca yazarlığı bir empati işi… Bir yazar olarak nelerden ilham alırsın, söz konusu karakterlere ‘hayat’ verirken kadın kimliğin nerede durur ve bir yazar olarak seni masanın başına çeken (ya da iten mi demeli?) asıl saik nedir?

-Öncelikle insani duruş benim için çok önemli. Bu duruştaki kahramanlar çocuk, kadın, erkek olsun farketmiyor. Önemli olan kahramanın durduğu yerdeki duyarlılıklarını, kayıplarını, erdemlerini, sorgulamalarını, girdaplarını, eksiklerini öyküye aktarmak ve okuyucuyla bir köprü kurarak empati oluşturmak. Bir anne için en büyük kayıp ölesiye sevdiği çocuğu olabiliyorken, bir çocuk için zorlukla elde ettiği rüyalarını süsleyen bir oyuncak araba olabiliyor… Yani insan özde hep aynı, kayıpları ve kazançlarıyla, imtihan ve sorgulama duraklarındaki halleriyle ihtiras ve istekleriyle çocuk olmuş kadın olmuş farketmiyor. Kurmaca yazarlıkla muhataplığıma gelince; doğrusu hayatın yaşanmışlıklarını şahitlik makamında öykülerime konuk ediyorum. Hem itibari bir dünya hem yaşanmışlıklar olunca öykünün bendeki karşılığı derinleşiyor. Ve kahramanımla aramdaki mesafe uzak olmuyor.  İnsani duyarlılıklar noktasında yani duygusal olarak mesafe koymayı başaramıyorum. Çocuk bakışı, erkek bakışı noktasında empati kurarak, yazdığım kahramanla bütünleşmeye çalışıyorum ve ‘kadın’ kimliğinden sıyrılmaya gayret ediyorum. ‘Kırk Taş’ öyküsündeki kahramanla örtüştüğüm taraflar oldukça fazla. Modern dönemlerin çıkmazlarında, siteleşmenin getirdiği doğallıktan uzaklaşarak kurulan dünyalar benim de içinde bulunduğum dünyalar. Hele büyük AVM’ler… Gerçekten ben de bu tip yerlere girince boğulacak gibi oluyorum. Bu mekânların yapaylığı, insan doğasına ayrı duruşları ve tüketim toplumuna sürükleyen tüm uyaranlarıyla canımı acıtıyor. Bu acının sonunda gelen bir öykü…

-Kimi öykülerinde ‘yad yad bakmak’ ya da ‘keyiften kırılmak’ gibi günlük konuşma diline ait söylemleri tercih ettiğini, yabancı söz ve terimlere yer vermediğini hatta metin içinde kimi göndermelerde bulunduğun yazar/ sanatçı /kitap isimlerini açıkça belirterek okuruna bir hayli yardım ettiğini gördüm. Nasıl bir okuru öncelersin, senin ideal okurun kimdir?

-Cemil Meriç; “ Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülakâttır.” Diyor. ‘ Okumak Üzerine’ adlı denemesinde. Duam odur ki hitap ettiğim, seslendiğim okurun yüreğinde muhataplık köprüsünü kurabilmek ve bu okur yazar birlikteliğinin güzide ortamını sağlamak. Kitaplar, başka başka kitaplara taşır okurları. Bu kitaplar ve yazarlar okur muhayyilesinde yeni fikir ve duygu inşalarıyla apayrı dünyalara konuk olmaları daha ileriye doğru düşünsel ve duygusal anlamda adımlar atmaları demektir. Her yeni okunan kitap, daha ileriyi görmek için bir vesiledir. Her öykü de öyledir bence. Yeni dünyalara konuk olmak; oralardan insan manzaraları seyrederek, acıları, yoklukları, aşkın değerleri, onuru ve erdemi içselleştirerek kahramanla yaşamaktır bir bakıma.

“ Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır.” Diyor Cemil Meriç mezkûr denemesinin devamında. Her sanat eseri de canlandıran aydınlık ateşlerden olur yüreklerde ve zihinlerde, daimi duam budur.

-Savrulan’da yer alan kimi öyküler yakın geçmişte vuku bulmuş ve hâlâ tazeliğini yitirmemiş nerdeyse güncel diyebileceğimiz olayları ya da bir takım tarihi vakaları konu ediniyor. Toplumcu gerçekçilik adına bunu çok anlamlı buluyorum. Ancak tarihi şahsiyetleri (peygamberler, sahabeler, liderler, ilim ve fikir adamları hatta aktivistlere kadar) öykülerimize taşırken bir borç duygusu ezikliğiyle bu şahsiyetleri ‘billurlaştırma’ eğilimimiz var. Bunda dinleme kültüründen geliyor olmamızın payı büyük, diye düşünüyorum, bilmem katılır mısın? Yazılı bir tür olan öyküyü güncelin tuzağından ya da geçmiş günler nostaljisinden kurtarmak adına sence neler yapılabilir?

-Yaşadığımız çağ, içinde bulunduğumuz zaman dilimi bizleri topyekûn bir tüketim toplumu olmaya doğru sürüklüyor. Çevremizde bulunan tüm uyarıcılar, reklamlar, mekânlar bu tüketim toplumunda yaşayan ve devamlı tüketme noktasında özne olan insana ayarlı. Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insan, tüm yaratılmışlardan farklı olarak hayatı algılayıp yaşama makamında olmalıdır aslında. Oysa ona sunulan tüm uyarıcılar kendi kimlik ve kişiliğinden, asıl yapması gerekenlerden onu uzaklaştırır ve kendisini modern zamanların kuşatılmışlığında adeta tüketerek tükenmenin duraklarına doğru uzanır menzilleri. Bu modern yaşam menzillerinden bir zaman diliminde soluklanırken, öykülerimizle geçmişe de uzanıyoruz. Geçmiş muhayyilemizde derin izler bırakır. Bu izleri ne yapsak silemeyiz. Sanatçıların farkı da geçmişte yaşanan tüm acı, hüzün ve sevinçleri zamanına taşırken, kendi soluk alıp verdiği döneme seslenişler göndermek ve kendi çağındaki okuru kuşatmak olsa gerek. Geçmişe dönük şahsiyetlere gelince; onların macerası kendi dönemlerini bağlasa da bu dönemlere, yaşanmışlıklarla gölgesi düşen anılar yumağı olarak anlamlı bir miras bırakırlar. Bu kültürel, sosyal ve edebi mirası tarafsız, objektif bir şekilde okuyarak, ilham almak, dersler çıkarmak, bu günün sanatçısının eserlerine yansıması gereken hallerdir diye düşünüyorum. Öykücülüğümüzün geleneğe yaslı güçlü ve bozulmamış bir yapısı var. Kıssalar, menkıbeler, meseller ana kaynaklık ederken bu bozulmamışlıklara anlarız ki; bu günün öyküsünün bozulmamışlığı beslendiği gözelerin duruluğuyla alakalıdır. Modern zamanların insanına geçmişe sıkı sıkıya bağlı, özgünlüğü olmayan öykülerle seslenmemiz zor tabi. Ama miras kalan o güçlü damarı zedelemeden, modern öykünün imkânlarını kullanarak, bu günün öykü okuruna yeni ve etkileyici, görselliği zorlayan metinler sunmalıyız diye düşünüyorum…

- Kitabın ilk öyküsü ‘yazı yürüyüşünde mihmandarlığını esirgemeyen’ olarak tanımladığın Hasan Aycın abimize ithaf edilmiş. ‘Yolu kaybet ama yoldaşı kaybetme’ düsturunu yedeğime alarak sorayım; yazı yolculuğunda başka yoldaşların, mihmandarların da oldu mu?

-Senin de bildiğin gibi bu yolculuğa aynı zaman diliminde ve aynı insanlarla yürüyerek başladık. Yazmanın hayatımdaki anlamı, kimliğimin, inançlarımın oluşmasıyla paralel gelişti ve anlam buldu. Dergilerin kapısını çaldık ilk olarak. Bu manada ilk olarak Dergâh dergisine gidişim, sevgili Mustafa Kutlu’nun teşvikleri benim için unutulmazdır. Sonrasında Yediiklim Dergisi’nde Ali Haydar Haksal, Osman Bayraktar, Cemal Şakar, Nedim Çeker’le tanışmam. İlk öykümün dergide yayınlanması benim yazı yürüyüşümün asıl başlangıcını gösterir. Yine Beyazıt Kütüphanesi’nde ziyaret ettiğim Hüseyin Su’nun da her zaman desteğini görmüşümdür.

Dergiler mektep, okul gibidir. Oralara yolu düşen öncü yazarlar da kendilerinden sonra gelen kuşaklara daima yol gösterici olurlar. Yediiklim’in iftar yemeğinde tanıştığım sevgili Hasan Aycın ağabey bu güzide insanlardan birisidir. Kendi yazın dünyamı oluştururken, yürüdüğüm yolculukta, benim karanlığımı aydınlatan yıldızlar gibi gördüğüm öncü kuşaktı hep üstadlar. Üstadelerle yollarım pek çakışmadı. Bu manada hanım yazarların kendinden sonra gelen kuşaklara daha duyarlı yaklaşmaları gerektiği kanaatindeyim.

- Yazar kimliğinin anne ve aktivist kimliğinden çokça beslendiğini biliyorum. Resim sanatıyla da hemhal olduğunu,Savrulan’ın olduğu gibi ilk kitabın ‘Gülendam’ın Renkleri’nin de kapak resmini yapmış olduğunu da… Moda tabirle sorayım; zaman yönetimini nasıl yapıyorsun?

-Asr Suresiyle, Yüce Yaratıcı; “1. DÜŞÜN zamanın akıp gidişini 2. Gerçek şu ki, insan ziyandadır, 3.meğerki imana erip doğru ve yararlı işler yapanlardan olsun ve birbirlerine hakkı tavsiye edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden…”diye buyururken; modern insanın en çok harcadığı, kıymetini bilmediği zamana yemin eder. Çünkü zamanını kullanma noktasındaki duyarsızlık, insanın tüketimin ziyan duraklarına getirecektir. Ve insan ziyanda olacaktır ayetin ifadesiyle… Zaman israfı her şeyin başlangıcı… Düşün akıp giden zamanı derken, vurgu yapılan boşa geçirdiğimiz, gafil olarak sorumluklarımızı yaşamadığımız, kulluk şuurundan uzak yaşantılarımızdır aslında… Ben âcizane bu yazı duraklarında kulluk şuuruyla soluklanmak derdindeyim. Bunu aslında yeterince yaptığımı da  söyleyemem. Ama elimden bu kadarı geliyor. Zamanın bizi yönettiği dönemlerde doğrusu zaman yönetimi yapmak da zor. Ama artık yazı bir aşk halini almışsa sizde ve yaralarınız varsa, şairin dediği gibi ‘ bir volkan gibi kaynıyorsa yüreğiniz’ ve yakın coğrafyanın kan gölüne dönmesi artık sizin için kanıksanmış görüntülerin ötesinde bir manzara arzediyorsa bir şekilde yazmanın eşiğinde buluyorsunuz kendinizi. Ben büyük yazar değilim ama son olarak yine Cemil Meriç’den bir alıntı yapmak istiyorum: “ Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır.” Diye anlamlı bir gönderme yapar yazıyla iştigal edenlere. Benim planım programım pek olmuyor, yüreğimden dökülen, içimi döktüğüm satırlardır yazdıklarım…

-Son olarak tezgâhta neler var, diye sorayım.

Tezgâhta ciddi manada bir eser yok. Ama sürekli yazdığım gezi yazıları ve söyleşiler devam ediyor. Bu çalışmaların müstakil bir şekilde kitaplaşmasını istiyorum. Toplu okumalarla yaptığımız çalışmalarla ilham alarak yazdığım, ayetlerin ışığında oluşan yazılarım devam ediyor. Tabi en zorlandığım, değerli gördüğüm,  öykü durakları. Yüreğimde gezdirdiğim ve beni masanın başına oturtmasını beklediğim yazılası öyküler var diyebilirim.

-Çok teşekkür ederim.

-Ben teşekkür ederim…

http://www.edebistan.com/index.php/mihribaninankaratepe/selvigul-kandogmus-sahinle-soylesi/2013/06/