Şuurun Şairi Ümit Aktaş

Şuurun Şairi Ümit Aktaş

Nümayişe, alkışa değil ‘Hakikat’e talip bir yazar ve şair Ümit Aktaş. Küçük harfle başlayan gerçek ile yatinmeyip, büyük harfle başlayan ‘Hakikat’e talip olanlardansanız, onun yazdıkları size de farklı ufuklar açabilir.

 

SUAVİ KEMAL YAZGIÇ

 

Şiirin bir duyarlılık değiş duygusallık ‘sanatı’ olduğunu zannedenler, şiir ile şuur kelimeleri arasındaki irtibatı kuramazlar. Halbuki duygusallık, öncelikle duyarlılığı kör ettiği için şiire düşmandır ve şiirden ziyade şiirselllik adı verilen ‘kötü şiir’ üretimine teşne müteşairlerin yapamadıklarını örtmek için kullandıkları bir bahanedir. Ümit Aktaş gerek şiirlerinde ve romanlarında  gerekse de düzyazılarında kendi cümleleriyle, kendi şuuruyla, kendi hesaplaşmalarının, şuurunun imbiğinden geçenleri bizimle paylaşıyor. Duygusallığın klişelerinin dışında bir yerde sahih olana talip bir duyarlılık alanından hitap ediyor okurlarına…

 

BİR AZİM ABİDESİ

Bir yazarın, şairin yetişmemesini mümkün kılacak ne kadar handikap varsa Ümit Aktaş onları aşmış ve biyografisiyle bütün bunları ‘mazeret’ olarak beyan edenleri mahcup etmiş biridir o. “çok istiyordum ama imkânsızlıklar yüzünden yazamadım” diyenleri tekzip edecek bir hayatı var onun. 28 Ağustos 1955’de doğar Ümit Aktaş. Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Pınaryolu Köyü’nde dünyaya gelen Ümit Aktaş’ın babası, ‘Cumhuriyet’in ideal gelecek kuşak tasarımını yaptığı mekânlardan biri olan köy enstitüsü mezunu bir ilkokul öğretmeni olan Cemal Aktaş’tır. Aralarında yazar olan Hülya ve Cihan Aktaş’ın bulunduğu dört kardeşe ağabeylik yapan Ümit Aktaş eğitimine evine yedi kilometre mesafesi bulunan ilkokulda başlar. Çünkü doğduğu köyde okul yoktur ve gittiği Arpayazı Köyü’nün tek sınıflı okulu da o sene hizmete girmiştir. Babasının okulunda öğretmen olduğu o okulda Ümit Bey, 16-17 yaşlarında çocuk sahibi insanlarla aynı sınıfta eğitime başlar. İçe kapanık bir çocuktur ve en büyük serveti babasının kütüphanesidir. Babası Cemal Bey’in kitap sevgisi ile 12 Mart 1971 müdahalesiyle yargılanmasına sebep olan ve onu Türkiye Öğretmenler Sendikası’na üye yapan devrimci idealizmiyle birleşip, daha sonra taşınacakları Refahiye merkezinin tarihindeki tek kitapçıyı açmasına sebep olacaktır.

 

MÜHENDİS OLUŞU

Ümit Aktaş’ın İstanbul’u ilk kez görmesini sağlayan ise bir göz muayenesidir. 5,5 numara ile tanıştığı gözlük daha sonra  her yaz tatilinde İstanbul’a gelerek biraz daha büyüyecek ve 9’a ulaşacaktır. Erzincan Lisesi’ni yatılı okuyan ve burada sünni-alevi, sağ-sol kavgalarıyla tanışan Ümit Aktaş babasının tayinini istemesiyle 1972’de ailesiyle İstanbul’a taşınır. Hangi üniversiteye gitmesi gerektiğine karar vereceği zaman ise kendisinin istediği sosyolojiyi değil, babasının istediği elektrik mühendisliğine gider. Üniversite yılları dünya görüşünün de şekillendiği İslam’a yöneldiği, namaza başladığı dönemdir.  İlk şiirlerini yazdığı ortaokul yıllarından tanıştığı Şeyheddin’le İstanbul’da yeniden karşılaşır. Şeyheddin’i belirleyen mistisizmden farklı olarak daha akli bir perspektifi benimsemesi dostluklarını bozmaz.Ümit Aktaş o yıllarda  Milli Türk Talebe Birliği’nde aktiftir.

 

 

OKUMALAR YAZMALAR

Şiirlerini gösterdiği akademisyen amcası Şerif Aktaş’ın yönlendirmesiyle Mavera ve Diriliş dergilerine göndermesi ise onu iki ayrı hayal kırıklığına uğratacak ve ilk şiirinin yayınlanması için üniversiteden mezun olduğu yıldan sonrasına yani 1979’u bekleyecektir. Şiirlerini basılı olarak ilk kez Yeni Devir gazetesinin arka sayfasında görür Ümit Aktaş. 1979 aynın zamanda Sovyet Rusya’nın Afganistan’ın işgal ettiği ve İran İslam Devrimi’nin yaşandığı yıl olması sebebiyle İslamcı hareketin sonraki dönemine damgasını vuracaktır. Şiiliğin gündeme geldiği o günlerde Ümit Aktaş mezhepleri araştırır, okur. Kimi yazarlar yazmak için ilhamın kendini zorlamasını beklerler ama Ümit Aktaş, onlardan biri değil: “Benimkisi bir tür seçiminden ziyade, yaşamsallığa ilişkin duyarlılık ve sorumlulukla alakalı bir vaziyet alış; türler sadece araçsal yetenekler. Ben, bu yeteneklere adeta kendimi zorladım. Önce gelen bir varoluş problemiydi benim için. Belki de bu yüzden, çoğu kişinin şiiri bıraktığı yaşlarda, ben şiir yazmaya başladım.”

 

ÜÇ YIL SÜREN BİR DENİZ MESAİSİ

Üniversiteden mezun olduğu yıl olan 1978, tüberküloz olduğu ama gitme imkânı bulduğu hastane solcuların kalesi olduğu için en fazla bir hafta kalabildiği yıldır aynı zamanda. Geçinmek için çalışmak zorunda olması onu yanında bir torba ilaç ve kitap dolu bir davulla iş bulduğu gemi ile üç yıl sürecek yolculuğa çıkmasına sebep olur. Sorokin’in Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri kitabı işte o yolculukta okuduğu kitaplardan biridir. Memleketine geri dönmesini ise bir başka hastalık tetikler. Böbrek taşı düşüren Aktaş, uçakla Paris’ten yurda döner ve askerlik göreviyle gittiği Kilis’te Cemil Meriç’i okur. Askerlik sonrası ressam Hülya Yazıcı ile evlenen Ümit Bey, Cemil Meriç’in kısa bir süre öğretmenlik yaptığı Elazığ’a tayini ister ve orada beş yıl çalışır. 1989’da İstanbul’a geri döner ve ilk kitabı ‘Toplumsal Hareketlerde Yöntem’ o yıl yayınlanır. Birkaç yıl önce emekli olana dek çalıştığı Denizcilik İşletmeleri’nde çalışan Ümit Aktaş, Mustafa Kutlu ile tanışır ve şiirleri Dergah’ta yayınlanmaya başlar. 1993-94 yıllarında ise arkadaşlarıyla Yeni Zemin’i çıkartır. Şiir ve yazıları, Aylık Dergi, Birikim, Bilgi ve Hikmet, Girişim, Bu Meydan, Özgün Düşünce gibi dergi ve gazetelerde yer alan Ümit Aktaş, yoğun mesaisine rağmen yazmaktan hiç kopmaz. Emekli olması ise yazı hayatına ivme kazandırır. Şu an Özgün Duruş gazetesinin Genel Yayın Koordinatörü olan Aktaş, kendisiyle yapılan bir söyleşide okuma ve yazma uğraşını şu cümlelerle anlatıyor: “Yazmak, okumalarımın ekidir desek, yanlış olmaz. Okumak bir yerden sonra yazmaya zorluyor. Roman elbet daha farklı bir alan. Kurguyu ve anlatıyı gerektiriyor. Benim açımdan ise roman, bir tür iç hesaplaşma. Öyle ki giderek dış dünyaya da yayılan, orayı da içselleştiren bir hesaplaşma. Şiir deneme ve romanlarda süre giden, sonu gelmeyen bir tartışma ve hesaplaşma.”

Uzun soluklu yazılara imza atan Ümit Aktaş’ın bir özelliği de sabrı: Mesela ‘Rüya’ adlı ikinci romanı bu sabrın ürünü. Rüya’ya nasıl bir mesai ile son noktayı koyduğunu şöyle anlatıyor: “Bu romanın ilk halini 25 yıl önce yazmıştım. Ama o ilk metin uzunca bir süre bir kenarda durdu. Daha sonra 7 yıl önce yeniden yazmaya başladım ve o zamandan bu yana da çok değişiklikler oldu.”

(NOT: Bu yazı için Fayrap dergisinin Ümit Aktaş’a Doğum Günü Armağanı özel sayısından yararlandım. Sayı: 30, Ağustos 2010.)

 

 

ESERLERİ

Araştırma ve denemeler: Toplumsal Hareketlerde Yöntem, Anarşizim, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Okuma Serüveni, İslami Hareket-Etik, Estetik, İslami Hareket ve Yöntem, İslam ve İnsan, Aklın Hakikati Aşkın Şiiri (ilk baskısı ‘Akıl, Aşk ve İslam’ adıyla.)

Romanlar: Adem, Rüya.

Şiirler: Cennetten Düşüş, Şehri Terketmeden Önce.     

 

“Okumak ergenleşmenin hem nedeni, hem de sonucu. Ama açıktır ki okumanın Kuranî hitap anlamıyla dünyayı ve toplumsallığı okumayla taçlandırılması, insanlara hem ufuk, hem de irtifa kazandırmakta; insanı kendi içerisinde derinleştirirken, dış dünyaya karşı da yetkinleştirmektedir. Bu elbette okumanın amaçsal ve işlevsel bir faaliyetin bir parçası olmasıyla mümkündür; dolayısıyla bu, okumakla düşünmek arasındaki ilişkisellik ve kışkırtıcılıkla ilgili bir gelişmedir.”

 

HAKKINDA

Ümit Aktaş, manzum yazan bir düşünce adamı olarak okunmamalı. Şiir-düşünce ayrımı Aktaş’ın şiirleri için bir şey ifade etmiyor. Bunlar duygu-düşünce bütünlüğü peşinde şiirler olarak okunursa daha doğru olacaktır.

Hakan Arslanbenzer

 

Ümit Aktaş’ın bugün elimizin altında olan iki romanı Adem ve Rüya merkeze aldığı bir tek kişi üzrinden insanın nasıl, hangi şartlarda insan olduğunu hakikat üzerinden, akıl ve aşk çerçevesinde ele almaktadır.

Fazıl Baş

 

 

Gerçek Hayat Dergisi