Zamanın eskitemediği şeylerin çok kıymetli

Zamanın eskitemediği şeylerin çok kıymetli

Kadim Kapı’nın yazarı şair Orhan Tepebaş: “Zamanın eskitemediği şeylerin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Yaratılmış olmanın belki yarası belki de hayreti karşısında kaybolmamak için gittiğim yollara şiirler döktüm. Geri dönerken o yerleri tanımayacaktım ama şiirlerimi tanıyacaktım.”

27.08.2010

Asım Öz / Özgün Duruş

İlk yazıları Nev-Bahar’da yayımlandı. Okumayı öğrendiğinden beri sadece kitaplara değil, tüm yazı gereçlerine de derin bir ilgi duydu. Okuma eylemi bir zaman sonra yargılamayı da beraberinde getiriyor. Söyleyecek, silecek, ekleyecek sözleriniz birikiyor ve bu yazmayı bir anlamda zorunlu kılıyor. Nev-Bahar bu anlamda onun ilk evi. Sonra diğer dergiler ve nihayet kitap. Orhan Tepebaş’ın Kadim Kapı’sı Okur Kitaplığı’ndan yayımlanmıştı. Tepebaş’la kitabını ve şiir dünyasını konuştuk.

Kadim Kapı ile ilk kitaba hazırlanırken nasıl başladı şiir? Kaç yılında, nerede doğdunuz?  Kadim Kapı`ya gelinceye kadar neler yaptınız? Şiir algınızın hikâyesini sizden dinlemek istesek neler söylersiniz?

1969 yılında Giresun’da doğdum. Lâfı açılmışken burada kendilerini hayırla analım İlkokul öğretmenim Zehra Kaya Hanımefendi, kendisi velimiz olmuş ve nerdeyse tüm sınıfı çocuk kütüphanesine üye yapmıştı. Sabah, görevli memurdan önce kütüphaneye gelip mesai sonuna kadar kitap okuduğum hafta sonları çok olmuştur. Kitaplarda hiç görmediğin insanların duygularına ortak olabilmek, dünyanın büyüklüğünü fark edip o büyüklüğü okuyarak tanımak çok büyük bir imkândı. Taşrada, köy kökenli bir ailede yaşıyor olmanın imkânsızlığı, kitaplardaki zenginlik ile dengelenmiş oluyordu böylece. Rahmetli babam SEKA’da çalışırdı. Hurdaya ayrılmış çocuk dergileri getirirdi bana. Köydeyken çarşamba günleri çıkan Tarkan çizgi-romanını merakla beklerdik; bir önceki sayısı en heyecanlı yerinde bittiği için. Hiçbir zaman iyi bir öğrenci olamadım, zihnim sürekli okuduğum kitaplara odaklıydı. Sonra üniversite… Her Türk genci gibi ben de bu ülke için yapabileceğimiz bir şeyler olduğunu düşünüyordum o yıllarda. Sonra tüzel kişiliklerin özel kişilikleri nasıl ezdiğini görünce İsmet Özel’in deyimi ile “Eve, şiire, yüreğe” döndüm. Bu sırada fakültede Yaşar Elmas “Nev-bahar” dergisini çıkarma hazırlıkları içindeydi kendisinin davetiyle dergiye katılmış oldum. Beş sayı, burslar ve harçlıklarımızla çıkardığımız dergide çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Sonrasında ise ilk ulusal dergim olan “Kırağı” var. Tayyip Atmaca ve Cengiz Coşkun ağabeylerin çok desteğini gördüm. “Tütün” dergisi ve Ahmet Şimşek ile de sürekli iletişim içindeyim. Yol yolcusuz olmuyor, birbirimize destek olarak bu günlere geldik. Sonra Ordu’da Selçuk Küpçük ile “Kumyazıları” dergisi çerçevesinde başlayan dostluğumuz, Muammer Yavaş gibi idealist bir dergicinin de katılımıyla halka halka büyüdü. Kumyazıları’ndan sonra “Kertenkele’’, “Dergâh” ve son olarak ‘’İkindi yağmuru’’dergilerine yazı ve şiirlerimle katılmaya çalışıyorum.
Yaratılmış olmanın belki yarası belki de hayreti karşısında kaybolmamak için gittiğim yollara şiirler döktüm. Geri dönerken o yerleri tanımayacaktım ama şiirlerimi tanıyacaktım. Şiir nazarımda bir şeyi açıklamak, birilerini ikna etmek için değil, yakaladığım duygu aralığını hatırlamak için, o hâlin kalıcılığı için olmasa bile doğru hatırlanmasına yardımcı olabileceği için vardır.

Şairlerle kutsanmış evlerin saçaklarına sığınmaktan söz eden bir dizeniz var. Şairlikle eleştirel duruş arasında ontolojik bir bağlantı kuruyor musunuz?
Adalet duygusu benim için öncelikli bir duygudur. Yaşanan her ne olursa olsun eğer adalet tesis edilmişse eleştirel duruş ortadan kalkar diye düşünüyorum. Diğer taraftan kendimi her zaman şairler topluluğunda çok huzurlu hissettim. Yaşar Elmas’ın ufacık öğrenci evine ne hayaller ne sancılar sığdırırdık. Yine Tütün dergisinin sahibi Ahmet Şimşek ile yoğun olarak mektuplaştık. Dağ başında bir lojmanda yaptığımız sohbetler çok kıymetli paylaşımlardı. Kertenkele dergisinden Selçuk Küpçük, Muammer Yavaş, Tuna Eselioğlu, Dursun Ali Sazkaya beyler ile ayrılmayı kimsenin istemediği ve “en kısa zamanda inşallah tekrar görüşelim” dediğimiz çok toplantılarımız olmuştur. Giresun’da Hakkı Özdemir, Mustafa Özdemir ve Mustafa Akar ile denizi gören bir parkta hem samimi hem de çok önemli konuları büyük bir dikkatle saatlerce konuşurduk. Asıl önemlisi de birbirimizi önemseyip yazı ve şiirlerimize ciddiyetle eğilirdik.

İlk kitabın gecikmesi gibi bir durum söz konusu mu sizin için?
Tabii ki taşra kitap yayımlamak için elverişli bir ortam değil. Daha doğrusu kitabın dağıtımı büyük bir sorun. Görüşlerine kıymet verdiğim dostlarım şiirlerimin yeterince olgunlaştığını düşünüyorlardı. Değerli büyüğümüz Mustafa Kutlu’nun da teşviki ile şiirlerim kitaplaşmaya doğru gitti ve Okur Kitaplığı bünyesinde hayatiyet kazandı. Yazı ile olan bağım sadece şiir ile sınırlı değil. Bu durum şiire verdiğim emeğin payını bazen azaltabiliyor. Diğer taraftan çok sık yazabilen bir şair değilim bir şiir yeterince olgunlaşmamışsa bırakırım bir müddet, o şiir mayalanır. O şiirin, bir yerde benim onu bulmamı beklediğini hissederim. Kitabımın yayın aşamasında Okur Kitaplığı’nın sahibi Sayın Ahmet Kurt, editörümüz Ünsal Ünlü mizanpajda çok titiz ve kaliteyi ilke edinmiş Ahmet Aslantürk ile çok zevkli bir çalışmadan sonra Kadim Kapı ortaya çıktı. Bu noktada Hakkı Özdemir’in bu husustaki çabalarını da ayrıca belirtmek isterim.

Kadim Kapı’nın adı ve iç bölümlemesi nasıl oluştu?
Zamanın eskitemediği şeylerin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Yine şiirsiz şairlerden Şerafettin Kahraman ile sohbet ederken Kadim Kapı şiirinin benim şiirlerim içinde karakteristik bir özelliği olduğunu, eski değil eskimeyen değerlere vurgu yaptığımı ve muhtemel bir kitabın da bu adı taşıması gerektiğini söyleyince kadim dostuma hak verdim. Şairler ve Mevsimler bölümünde ise hayatımda izler bırakan şairleri, diğer insanları anmak istedim. Bazı insanlarla ve şairlerle yakın temas kurunca şiirinize yansıması kaçınılmaz oluyor. Mürekkep Düşleri’ne gelince; kalem ve mürekkep en sevdiğim ikilidir. Ben hâlâ dolmakalem kullanırım. Bir anda kendimi, sanki mürekkep bir düş görüyormuş da bana düşen sadece yazmakmış gibi bir duygu aralığında buldum. Sanki her şey mürekkebin gördüğü bir düştü/düşüştü…

Peki, kitaptaki bütün şiirler daha önce dergi sayfalarında okurla buluştu mu?
Bütün şiirler dergilerde yayımlandı; Dergâh, Kertenkele, Yediiklim, Tütün dergilerinde okuyucu ile buluştu.

“Borcumu ödedim iyilik tüccarlarına” diyorsunuz. Bağırmayan ama itiraz eden şiir dilinizin ipuçlarından biri belki bu...
Daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi adalet tesis edilmemişse bu beni rahatsız ediyor. İyilikler saya saya değil de seve seve yapılsa diye düşündüğüm bir an aralığı… Bir Müslüman olarak, sadece Müslümanlara değil gayrimüslimlere de adalet borcumuz var. Öte taraftan iyilik alıp satan tüccarlara gerçekten borcumu ödedim. Fakirim ama borcum yok yani huzurlu bir fakirim. Herkes kendi kadardır, söz bazen anlamsız kalıyor, sadece siz o duygu aralığına girebiliyorsunuz, paylaşılmıyor.

“Bu kış kısa şiirler yazdım uzun uzun konuşmayı sana bıraktım” diyorsunuz Pavese ile Bu Kış şiirinizde. Kısa şiir yahut uzun şiir sizde nasıl bir karşılık bulmakta?
Cesare Pavese’nin “Yaşama Uğraşı” adlı günlükleri okuma çantamda iki yıl kaldı, her okuyup bitirişimde kitaplığa koymak yerine tekrar okumak mecburiyetinde hissettim kendimi. Bir şairin adım adım intihara sürüklenişi, bir Hıristiyan olarak Tanrı ile olan sorunları, ahlâk sorgulamaları, şiir uğraşı… Bütün bunlar oldukça etkiledi beni. Günlük tutan biri olarak kendimden çok şey buldum. Pavese bir anlamda ruh kardeşimdir. Tanrı ile sorunlarım olmamasına, varoluş sorunlarım olmamasına rağmen. Pavese uzun uzun anlattı, ben onu dinledim. Şiire giderken sözcük ekonomisine ve duruluğa önem veririm. Kısa olsun diye yazmam, tamamlanmışlık uzunluk veya kısalıkla ilgili değildir çünkü. Bazen bir mısra bir şiirlik yükü taşıyabilir. Örneğin Cahit Zarifoğlu’nun “Çölde Gizli Bezginler” şiirindeki “Koşu bitince aşk bir yorulmadır” mısraı. Çok sevdiğim bir şair olan Mevlana İdris’in “İyi Geceler Bayım” kitabı. Çoğunlukla kısa şiirler vardır ama bence Türk şiirinin yüz akı bir kitaptır. Kısalıktan ziyade şiir öyle bir kıvama gelmeli ki bir mısra sonrası fazlalık olduğunu hissettirmelidir.

Baba konusu psikanalizde üzerinde çokça durulan bir konu ve şiirimizdeki izleklerden biri. Tabii sembolik göndermeleri de çok. Babası ölen her çocuk niçin çabuk büyür?
Nur içinde yatsın bizden sevgisini esirgemeyen çok duygulu bir insandı babam. Kıymetli kişileri kaybetmek ağır acılar yaşatıyor, acı yatışmıyor sadece önceliği erteleniyor. Ve onu kaybedince hayatla yüz yüze kalıyor,  büyüyorsunuz. Esaslı bir tecrübe…

Yine bu bağlamda gömlek de yoğun. Hem ilk şiirde hem de diğerlerinde.
Gömlek, benim imge dünyamda iç yaşantının dış yaşantıya ilk temas ettiği eşiktir. İçte ateş yanmışken serin gömlek neyi soğutur?
Başkalarının gömleğini giyemem, babamın gömleğini giyerim.

“Şairle dostluk gibi tekinsizdir hayat” diyorsunuz. Şairlerle dostluk tekinsiz olduğu için mi ideal siteden dışlanır şairler?
Şair öncelikle kendi iç âlemine kulak kesilmiştir. İki kişi için dar,  bir kişi için bol bir yerdir burası. İçte çağıltı sürerken hayat gürül gürül akabilir ama şair içindeki sesten dışını duyamaz. Dinleme eylemi tek kişilik bir eylemdir. Ötekini ihmal ederek kendini ihmal etmemek durumundadır.

İthaflı şiirleriniz de var. Sezai Karakoç’a ithaf edilenden başlayalım. Sizdeki karşılığı nedir Sezai Karakoç’un?
Sezai Karakoç benim nazarımda bu yüzyılın Mevlana’sı Yunus’udur. Merhametin ve medeniyetin şairidir. Varoluş bunalımları yoktur, âdildir ve adle boyun eğmiştir. Sabrı tavsiye eder. Kavgadan değil birlikten yanadır. Daha ne olsun. Tam da çağımızın özlediği şairdir.

Karakoç’un devam etmekte olan güncelliğini neye bağlıyorsunuz?
Kadim değerlerin altını çizmesi, insanda temel olan duygu durumlarını samimi ve poza kaçmadan vermesi ve en önemlisi yazdığı şiirin kendisi olması. Bu gerçeklik duygusunu oluşturan önemli özelliklerinden biri sanırım.

Beslendiğiniz kaynaklarda zaman içinde bir değişim yaşandı mı?
Gönül safındaki şairler dışında akla ve izlenime çok yer veren şairler değişti. Her şiire ve şaire ciddiyetle yaklaşmaya çalıştım ama sonuçta şiir öznel bir alan ve kendinize bir komşuluk, şiirde bir eskimezlik arıyorsunuz. Yirmi yıldır Mesnevi ve Yunus Emre Divanı okuyorum hâlâ bitiremedim. Bitmiyor.

Mutsuzluk Fotoğrafları şiirine değinmemek olmaz. Aynı zamanda bir romanın doğuşuna da vesile olmuş bir şiir bu. Biraz açar mısınız? Nasıl oldu bu?
Hakkı Özdemir dostluğumuzun ilk zamanlarında “O kadar konuşup tartışıyoruz, sen neler yazıyorsun?” diye sormuştu. Ben de “Bir dosyalık şiirim var bakarız bir ara” demiştim. Mutsuzluk Fotoğrafları’nı Hakkı, o zamanlar yazdığı romanın kahramanını özetleyen bir şiir olarak tanımladı ve romanında kullanmak istedi. Ben de bundan onur duydum…
   
Sizin şiirinize yöneltilmiş olumlu veya olumsuz eleştiri var mı, etkilendiğiniz, `feyz aldığınız`? Eleştiri ne kadar etkiledi sizi?
Genelde şiirim üzerine olumlu eleştiriler aldım. Mustafa Kutlu’nun “Yaşına göre çok olgun bir dilin var” sözlerine layık olmaya çalışıyorum. Dost acı söyler derler ya, acı söyleyen dostlarım da oldu. Daha iyisini yapabileceğimi bildikleri için yaptıklarımı beğenmeyen dostlarım bana yol göstermiştir. Ali Celep Kertenkele Dergisinin 19-20. sayısında modern hayatı yakalama ve kendi dışına çıkma gerekliliği üzerine eleştirmişti beni mesela. Kıymetli bir tespit.
Türk eleştiri tarihinde önemli bir kitap olan “Yüzyılın Türk Şiiri” Mehmet. H. Doğan’ın (YKY) antolojisine bakıyorum da... Şiire yüksek bir çıtadan başlayıp sürekli gelişim kaydeden Hüseyin Akın antolojide yok. İbrahim Tenekeci yok. Mevlana İdris, Kemal Sayar yok. Ama Tuna Kiremitçi var. Ben şimdi bu antolojinin gerçekten yüzyılın nabzını tutmayı hedeflediğine nasıl inanayım. Türkiye’de eleştirmenlerin bazıları bir kümeyi överken bir başka kümeyi görmezlikten gelme, yok sayma eğilimindedir.

Dünya maddi ve kültürel bir kirlenmeyi yaşarken, edebiyatı özellikle de şiiri bir tür arıtıcı, kurtarıcı olarak görenler var. Bu görüşleri paylaşıyor musunuz?
Cevdet Karal’ın “Kaybettiğimiz neyse rabbim / Verdiğin şiirler geri getirsin bize” mısralarını çok severim. Şiir şifa da olabilmelidir. Bir mısranın bir yarayı sardığı şiiri özlüyorum. Hayatımızda öyle bir an geliyor ki bir mısra size tutamak olabiliyor. Peygamber efendimizin bir haber geciktiği zaman “Günler, yakında sana, bilmediklerini gösterir ve kendisine yol azığı vermiş olmadığın kimse sana haberler getirir” mısralarını irat buyurmaları çok manidardır. Temiz bir yürekten temiz şiir çıkar. Testi içindekini sızdırır diye düşünürüz biraz; sonra şair sözüdür aldırma deriz. Şiir şairine benzer deriz.

Şiir günümüzde gereken ilgiyi görüyor mu?
Görmüyor. Görmüyor diye çok da üzülmüyorum. Güzel olan her şey nadirleşme eğilimdedir. Şiir metropol için fazla canlı, kent soylu için fazla vicdanidir. Modern yaşamı kutsayan şiirler ise gel sana halimizi anlatayım cümlesinden başka bir şey söylemez. Eskimeyen şeylerin tekrarı eskilik değil, temel ve değişmez olana yapılan vurgudur.

http://www.ozgundurus.com/Haber/Soylesi/27082010/Kadim-Kapinin-yazari-sair--Orhan-Tepebas-.php